17 Nisan 2011 Pazar

Real Madrid-Barcelona #1














Mourinho ilk maçta şapkasını içinden tavşanı çıkartamadan takmak zorunda kalınca bu maç adına beklentim epey artmıştı. Onun canını çok acıtacağını tahmin ettiğim bir yara almıştı ki, o 5/0lık mağlubiyetten sonra dahi meydan okumaya devam etmekten geri kalmadı. Ben Real Madrid forması taşıyan oyunculara ''Barcelona'yı yenecek'' düzende oynatma şeklinin taraftarlar tarafından hoş karşılanmayacağını düşünüyordum ki bugün gördüğüm kadarıyla onlar beraberlikte dahi şampiyon olmuşçasına sevinecek hale gelmişler. Eh , kolay değil tabi.




















İlk yarı '' Fenerbahçe - Galatasaray maçı derbi ise şu maç nedir?'' diyenleri utandıracak derecede sıkıcı idi desem yanlış olur mu bilmiyorum ancak en azından benim açımdan öyleydi. Ronaldo'nun yay üzerinde Valdes'i içeri sokmak üzere salladığı ayak topa isabet etseydi oyun daha renklenebilirdi ancak o da olmayınca akıllarda Messi'nin aşırtamadığı top ve Villa'nın penaltısı kaldı. Rıdvan Dilmen ve Ercan Taner pozisyonu penaltı olarak yorumlasalarda bu pozisyon bence yoruma açık bir pozisyon. Hakem bence de Real'i özellikle Pepe'ye kart vermeyerek epey gözetti ancak bu pozisyonda hem açısı hem pozisyonun gelişimi açısından ben birşey diyemiyorum. Ayrıca Villa'nın sağ bacağının çok erken kırılması, yani müdahale olmadan düşmeye hazırlanması gözüme çarpmıştı izlerken ki bu fotoğrafta düşüncemi destekler nitelikte.Casillas şayet elini Villa'nın ayağına takmış olsaydı Villa dizini kırarak değil yüzüstü düşerdi yere. Bu demek değil ki pozisyon kesinlikle penaltı değil. Hayır sadece yoruma açık bir pozisyon bence, hepsi bu.





















Ama bu pozisyonun yorumu yok tabi. Direkt penaltı ve kırmızı kart kararı doğru olsa da sürekli aklımı kurcalayan ve twitterda Riqquelme'nin de yazdığı bir hususun üzerinde durmadan edemeyeceğim. Penaltı demek zaten büyük bir gol şansı demek, penaltı vererek rakibi cezalandırıp bir de kırmızı kart vererek cezalandırarak toplamda hanesine iki ceza puanı yazmak bence doğru değil. Bu gözden geçirilmeli diye düşünüyorum.




















Yarın yazacağım Antep maçı yazısından önce gelen bu yazıdan sonra sonuçlara çok fazla bağımlı yorum yaptığım düşünülebilir ancak bence Mourinho'nun Mesut tercihi son derece doğru bir karar olmuş. Sert, dirençli, fiziksel açıdan üstün bir takım ile ayakta durup olursa hızlı toplarla sonuca gitmeyi; olmazsa da 60'lardan sonra Mesut ile galip gelmeyi düşünmüş ki bence bu çok doğru olmuş. Kimi oyuncular vardır, klubende oturması sana hamle üstünlüğü verir. ( Stoch ve Semih'te en yakın örneklerdir hatta.. ) Öyle oyuncularda vardır ki onlar futbol sanatçısıdır. Totale vurduğunda bir Messi ya da Ronaldo'nun altında kalabilirler ama izlerken daha bir keyif alırsınız. Mesut'ta onlardan benim gözümde. Ve Mesut gibi oyuncuyu oyunun başından beri alan parselizasyonunda kullandıktan sonra skor yönünden yararlanmak zor gibi geliyor bana. Elbet olabilir, elbette Mesut bunu verecek hem fiziksel hem de teknik kapasiteye sahip. Ama bu maçtaki kadar alenen olmaz işte. Muhteşem resimler çizen bir ressamın beyninden fırçasına dökülendir sanatı. Sen şayet ona ''Benim resmimi çiz'' dersen o çizer, yine güzel de çizer de kafasındaki bu mudur, sanatı bu mudur orası tartışılır. Ama bence değildir işte.














Maçta eğlenceli dakikalar da oldu tabi. Ancak ben Pepe'nin Messi'ye yaptığı '' delirdin mi? '' hareketi kadar anlamlısını görmedim. Pepe'de müthiş oyunun taçlandırmış oldu böylelikle.




























Bu pozisyonda bana penaltı değil gibi geldi ancak El Classico'dan önce Fenerbahçe-Antep maçını izlemiş olmamızdan sebep hakemi tartışacak psikolojide değilim gibi sanki.























Maçtan önce Barcelona hayranlığım ve futbola olan ilgimden sebep sonuç soranlara Valdes'in '' Real bizi en son yendiğinde Tv'ler siyah beyazdı galiba?'' tarzı rakibi ekstra motive edecek açıklamalardan dolayı ilk maç kadar kolay olmayacağını, bu maça ne bahis ne de yorum yapılmaması gerektiğini söylemiştim. Real'i ayakta tutan psikolojik faktörler bence bu sefer Barcelona'yı ateşler ve kupa maçında açık bir tarife olur. Şartlarda değişme olursa buradan paylaşırız yine fikrimizi...

16 Nisan 2011 Cumartesi

El Classico Öncesi Isınma Hareketleri #3

Bu linkte görebileceğiniz üzere Sport kadroları bu şekilde vermiş.




Barcelona bu dizilişle çıkarsa ilk maçtaki kadar ağır favori değil bence. Guardiola '' rakip ilk maça göre daha iyi durumda ancak kazanacağız'' demiş. Az kaldı zaten şunun şurasında.


14 Nisan 2011 Perşembe

El Classico Öncesi Isınma Hareketleri #1

Uğur Meleke ve Düşündürdükleri

Uğur Meleke'nin bugün yazdığı yazı ile Türkiye'nin kanayan yarasına parmak basmış desek pek bir medyatik giriş yapmış oluruz değil mi?Ama sanırsınız ki müthiş bir yazı yazmış, söylenmeyenleri söylemiş. Hayır. Yazı burada, biraz göz gezdirirseniz ne demek istediğimi daha net anlarsınız diye düşünüyorum. Çünkü biraz suçüstü yakalanma durumu var yazıda. Bir de dediğim gibi ''Türkiye'nin kanayan yarası '' ilgi ve bilgi sahibi olmadan eli kalem tutanların kendilerini nasıl açık ettiklerinin en bariz örneklerinden diyebiliriz.

Kendince incecidir Uğur Bey. Yazdığı yazıda da belki çoğu Fenerbahçe taraftarının şampiyonluk mücadelesi sebebiyle dikkat etmediği bir hususa dikkat çekmiş başlangıçta. Sol kanatta son 5 maçta değişen oyuncuları teker teker sayarak yazının anafikrine geçiş yapmaya çalışmış. Keşke direkt buradan geçiş yapsaymış. Ya da vermeyi sevdiği istatistiki verileri de verdikten sonra söylemek istediklerini söyleseymiş. Yazıyı detaylandırarak '' her kıtaya hakimim '' mesajı vermek istemiş ama malesef ''kavuşmamış'' bu kez.

Uğur Meleke diyor ki Brezilya Milli Takımının iki sol beki ( Andre ve Bastos ) sol açık kökenli. Ve ekliyor; ''Barcelona solunda sağbek için transfer edilmiş Adriano'yu oynatıyor.''

Ben esasen İstanbul Üniversitesinin Endüstriyel Futbol paneline geldiğinde kendimce nasıl bir düşünce yapısına sahip olduğunu anlamıştım Uğur Bey'in. Zira Aragones'in yaşından dem vurup '' Bu yaştaki teknik direktör Fenerbahçe'ye ne verecek? '' diye soran öğrenciye '' Alex Ferguson'da 70 yaşında, ne alakası var yaş ile, olmayınca olmuyor.'' şeklinde çıkışmıştı üç sene önce. O zaman Alex Ferguson 66 yaşındaydı, bende söz alıp kendisine hem bunu hatırlatıp hem de arkadaşın kastetmek istediği şeyi yanlış anladığını söyleyince yine son derece bilirkişi tavırları ile enteresan yanıtlar vermişti. Bir de en büyük hayalinin büyük bir takımın Ceo'su olmak olduğunu söylüyordu. O derece güveniyordu kendisine. Peki biz ne diyorduk?

Uğur Meleke yine bilirkişi gibi ( İngiltere, İspanya, İtalya benden sorulur ama Brezilya'ya kadar geniş bir portföy sahibiyim. ) konuşmuş ki Ceoluk hayali kuran bir köşe yazarının bu tavrına şaşırmadım. Ama gönül isterdi ki izlemediği ligler, bilmediği futbol yapıları hakkında yorum yapmasın. Yapıyorsa da bilen birilerine sorsun... Zira Andre Santos sol açık filan değil Brezilya futbolunun neredeyse sol açıksız anlayışının direkt sol bekidir. Şayet Brezilya'dan bir iki maç izlerse kendisinin sol açık oynadığını sandığı oyuncuların aslında sol açık olmadığını anlayacaktır ki zaten Brezilya'dan ''mevkisiz'' olarak Avrupa'ya gelen oyuncuların Avrupa futboluna alışma sürecini uzatan faktörlerden biridir bu. Ancak yazıda bana göre çok daha büyük bir gaf söz konusu. Zira Uğur Meleke bu satırları yazarak değil Brezilya ligini; La Liga'yı dahi Barcelona harici izlemediğini kanıtladı gözümde. Zira izleseydi Adriano'nun Fenerbahçe ile de eşleşmiş olan Sevilla'da nerede oynadığını, dolayısı ile Barcelona'nın nereye transfer yapmış olabileceğini anlardı.

Türk sporunun böylesine değerli kalemlere ihtiyacı var diyerek noktalayalım yazımızı.

Peki blogu neden mi boşluyorum?

Neden acaba...




12 Nisan 2011 Salı

Fenerbahçe-Beşiktaş A2 Maçının Ardından

Dün Beykan, Okan, Hasan ve Berk'in oynayacağını haberini aldıktan sonra bugün Dereağzına gitmemek olmazdı. Nitekim yine 10 dakika geç kalmış olsakta müsabakaya yetiştim. Maçı sağımda eski A2 futbolcumuz olan Erdal Güçükkara, solumda ise Recep Berk Elitez'in babasının ortasında izledim. Maçın durağanlığından sebep bol bol sohbet etme fırsatımız oldu. Açıkçası sadece bu maçı izleyip eve dönmüş olsaydım ''keşke gitmeseydim'' derdim muhtemelen. Ancak altyapıya dair yaptığımız sohbetlerden sebep maç son derece sıkıcı olsa da keyifli bir gün geçirdim diyebilirim.

Kısaca oyundan bahsetmek gerekirse Beşiktaş'ın daha takım gibi oynadığını söylemek yanlış olmaz. Oyuncular belli bir sistem doğrultusunda hareket ediyorlarmış hissi veriyorlar izleyenlere. Beklerin gideceği yer ve zaman, stoperlerin oyuna katılımı herşey kontrol altında gibiydi. Dolayısı ile daha baskındılar Fenerbahçe'ye göre. Ancak bunda Fenerbahçe'nin sahaya anlaşılmaz bir saha tertibi ve yeri değişmiş oyuncularla çıkması da etkendi. Sol açık İlyas sol bek, sol bek Devrimcan stoper, stoper Hasan ön libero çıkmıştı maça. Ömer Kandemir Okan ile değişmeli olarak sağ kanadı savunuyor, Zeki ise stoper oynuyordu. Ancak benim dikkatimi en çok Hasan'ın ön libero oynaması çekmişti. Fenerbahçe'nin ortasahada üstünlüğü ele alamamasının ve üretken olamamasının sebebinin bu olduğunu düşünüyordum ki Hasan'ı ön liberoda gördüğümde yaşadığım şaşkınlık maç sonunda Aykut Kocaman'ın direktifi doğrultusunda orada oynatıldığı bilgisini almam ile kayboldu. Daha önceden Aykut Hoca'nın Hasan'ı çok beğendiği bilgisini almıştım, böylece bu da teyit edildi gözümde.Hoca Hasan'a farklı özellikler kazandırmak istiyor sanırım.

Devre arasında sahaya ısınan oyuncular çıktığında gözler direkt Muhammed Demirci'ye çevrildi. İsmi basına düştüğü zaman çok ufak tefek görmemizden sebep iyi bir fiziğe sahip olamayacağını düşündüğümüz Muhammed'in fiziğinin düşündüklerimizle uzaktan yakından alakası yoktu. Son derece sağlam duran ve daha da geliştirilebir bir fiziği var. Boyu 1,70 lere gelmiş gibi. Isınırken küçük çaplı bir show sundu izleyenlere, biz de oyuna girmesini bekler olduk. O an Erdal'a Muhammed'i sorup Recep Niyaz ile karşılaştırma yapmasını istediğimde Muhammed'in çok iyi olduğunu ancak Recep'in ondan daha iyi olduğunu düşündüğünü söyledi. Ve ''Recep'in ayağından top alamıyoruz, daha iyi olur muhtemelen '' diye ekledi. Açıkçası ben gerek ısınırken gerek ise oyunda kaldığı beş dakika içerisinde gösterdiklerinden çok etkilendiğim Muhammed'in vadettiklerinden fazlasını vadeden bir oyuncuyu hayal edemiyorum. Top oynamak için yaratılmış bu çocuk. Top ayağında iken çok büyük keyif veriyor. Milli takımda beraber oynarlar artık Recep ile...

Maçta yaşadığım bir başka şaşkınlık Beykan'ın silik performansı idi. Yaşına göre muhtemelen 1,90 civarı olan Atınç ile çok iyi mücadele etti ancak çok istekli ve etkili olan Berk Elitez'e yeterli desteği veremedi. İstediklerini yapamayınca da oyundan çok çabuk düştü ki ortaokuldan beden öğretmenim olan ve aynı zamanda Beykan'ın da hocalığını yapmış U 17 antrenörü Semih Özü motive etmeye çalıştı kendisini. Ama genel olarak bekleneni vermekten uzaktı.

Berk'in boyu 1,81 olarak yazılmış resmi siteye ama hava topuna çıktığında 1,90 oluyor gibi. İnanılmaz bir zamanlama ve sıçrama özelliğine sahip. Babası da bu özelliğinin farkında olduğundan her hava topunda '' Bak nasıl alacak şimdi... '' diyordu.Tekrardan hava topu aldığı adamın 1,90 civarı olduğunu belirtmekte fayda var.

Maç sonunda kısa bir sohbet yapma imkanı bulduğum Enis Gül yine standart performansı ile oynadı. Her maç aynı oynayan, istikrarlı ve her takıma lazım bir oyuncu Enis. Ben hala neden A takıma düşünülmediğini merak ediyorum. Bana kalırsa herhangi bir sebebi yok ancak garip işler. Belki bir yaş daha küçük olan ve topla biraz daha iyi olan Berkay düşünülüyordur, bilinmez. Bence ikisi de potansiyelli ve iyi oyuncular.

Okan Alkan'ı top ayağında iken izlemek çok keyifli. Ama buraya maç temposu ve tecrübesini arttırsın diye gönderildiğini unutmadan oynamalı diye düşünüyorum. Çok yetenekli ve hızlı bir oyuncu olabilirsin ama iyi oyuncu yanındakileri de daha fazla sokmalı oyuna. Her aldığı topla üç adamı bağlamaya çalışan Okan'a bu kademe pek fazla birşey katmıyor. Seneye kadroda daha sık kullanılan oyunculardan olmayacaksa kiralanmasında fayda var.

Beşiktaş'ın ortasahasının ortasındaki Cumali, forvette oynayan 9 numara ve oyuna sonradan giren 13 numara iyi oyuncular. ( TFF sağolsun isimleri yazamıyoruz şuan) Gelecekte isimlerini duyabiliriz.

Maçtan sonra Baroni ve Spahija ile selamlaşmak, kapıdan çıkarken bir anda Gökay İravul ile karşılaşmak ise aklımda kalan son detaylar. Unutmadan bir de maç bitiminde soyunma odasından çıkıp arkadaşlarının yanına doğru koşar adımlarla ilerleyen Berk'i görünce selam veren, sonrasında ise Berk'in dedikodusunu yapıp ahlar vahlar içinde antreman salonlarına yürüyen altyapıdaki bayan(tahminen) basketbolcularımız da var tabi. Sene sonunda kendisine büyük ihtimal ile yer açılacak olan Berk A takımda daha fazla şans bulmaya başladığında, sahadaki golcü kimliğini saha dışına da taşır gibi.

5 Nisan 2011 Salı

Kaybedenler Klubü

Yine klasik bir giriş; '' Blogu çok boşladığımın farkındayım. '' Ancak bu sefer ne isteksizlik ne de yazılacak birşey görmemden ötürü değil. Kimi zaman bir yazı yazmaya niyetleniyorum, blogu açıyorum. Ama mahkeme kararı ile mahkeme duvarına dönmüş bir ekran. Kimi zaman yine niyetleniyorum. Bu sefer ise başka bir bahane.

Aslında Okan Alkan yazısı yazmak hala aklımda. Gerçi o konuda da Lig TV erken davranıp bir klip hazırladı Manisaspor maçından hemen sonra. Eh, iki senedir performansından bahsettiğim adamın bir iki satır geçmişini ilk ben yazayım isterdim, bu sebeple o da ertelenip durdu. Ancak aklımdan çıkmış değil.

Keza maç önü ve sonrası yazıda yazmak istiyorum. Tabiki A2 takımını da. Ancak bir saldık mı toparlamak zor oluyormuş, biz bilgisayar başına geçene kadar bu konular gündemden düşüyor. Eh, ne yapalım; yazamadığımızla kalıyoruz bizde. Çok yakından takip etsekte ettiğimizle kalıyoruz.

Ancak bu ayın sonundan itibaren blog eski günlerdeki gibi(?) daha sık güncellenecek. Bunun sözünü verebilirim. Keza daha çeşitli konularla temeli futbol olan ancak farklı konularında konuşulduğu bir blog olarak geri dönmeyi planlıyorum.

Mesela çok sık sinemaya giden birisi olarak film yazıları da yazılabilir ki bugün izlediğim ''Kaybedenler Klubü'' böyle karman çorman bir girişe sebebiyet verdi. Ne güzel duruyordu blog burada, yazınca birşeyleri de açıklamak gerekti.

Filmin binevi gerçek kesit olması enteresan. Bu sebeple benzerlerinden ayrılıyor. Zaman zaman yaran diyaloglar kullanılmış ki böyle bir radyo programını dinleyememek filmi izlediğinizde size de üzüntü verecek. Başrol oyuncuları ( Nejat İşler ve Yiğit Özşener ) rollerine cuk oturmuşlar. Düşünüyorum, bu rollere bu kadar güzel oturacak bir ikili daha türetemiyorum. Bunun sebebi sanırım karakterlerin hakkını verdiklerini görmek. Bir ihtimal Yiğit Özşener ismi değişir ama filmdeki oyunculuğu eleştirilen Nejat İşler bence hakkını vermiş rolün. Zira o filmdeki karakterin izlerini taşıyor gibi. Yiğit Yenilmez daha çok Nejat İşler üzerine kurulu olan bir filmde annesi ile geçen diyaloglardaki mimikleri ile gayet başarılı bir iş çıkarmış.

İnternette filme ait yorumları okuduğumda gelen bir başka eleştiri bu adamların neden '' kaybeden '' olduklarının vurgulanmaması olmuş. Evet, bu eleştirilebilir bir taraf. Ama insanları saatlerce sinema salonunda tutmak zor, neden kaybeden olduklarını görsel olarak açıklamak ise filmin eğlencesini kaçırabilirdi. Bu sebeple istedikleri gibi yaşamaya çalıştıkları hayatlarından eğlenceli bir yapıt ortaya çıkarttığı için yönetmeni tebrik etmek gerekiyor. Zira bu adamların adı üstünde; ''kaybedenler''. Filme gidecek olan sinemaseverler yönetmenin eski işlerine açıp bakarlarsa, kaybedenlerin ne sebeplerle kayba uğradıklarını ve yönetmenin filmi filme sığdırılamayacak hangi temele oturtup geliştirdiğini anlayabilirler.

Kaan'ın filmde sevgilisine sorduğu '' Biz programda sex mi konuşuyoruz, bu kadarcık mı '' sorusu izleyeni filmde başka şeylerde aramaya itiyor. Evet, film birçok telden çalıyor ancak ben bu tarz cinsellik içeren filmlerin sinema salonlarına taşınmasının cinsellik konusunda alışılmışı değiştirme gayesi taşıdığını görüyorum. Yani evet, radyoda çok şey konuşuluyor ancak bu filmin gösterimde olmasının tek sebebi bence iki tane radyocunun yaptığı işi anlatmak değil.

Ben herkesten farklı bir noktayı eleştireceğim. Eskiden Türk yapımlarının sonu iyilerin kazandığı kötülerin kaybettiği bir sahne ile biterdi. Ancak Issız adam ile başlayan akım sonucunda filmlere cinsellik konusu eskiye nazaran çok fazla işlenmeye başladığı gibi sanki filmlerekötü bitme zorunluluğu da getirildi. Tamam, her film iyi bitecek diye birşey yok, bu film kötü de bitebilir de bu kadar çaktırmamak gerekiyordu bence sonu. Unutmadan Issız Adam demişken, Kaybedenler Klubü'nün Issız Adam'ın biraz daha geliştirilmiş versiyonu olduğunu söyleyebiliriz. Müzik seçimleri Issız Adam'ın ki gibi enfes, çekimler tıp ki Issız Adam'da ki gibi İstanbul'un güzel, eğlenceli yerlerinde geçiyor.Geliştirilmiş olan ise daha eğlenceli bir iş çıkmış ortaya.

Özetle filme gitmek istediğiniz taktirde izlenebilecek bir film, güzel bir alternatif. Benim puanım 10 üzerinden 7 bu filme.

20 Mart 2011 Pazar

Nasıl Anlatsam?












Kontraya çıkmak için bekliyorlar herhalde.


Haftanın Yıldızları



Bizde top oynadık, 11'e 11 ter döktük yeşil sahalarda. Ama hiç bu kadar etkili ve istekli top oynayamadık. Bu kadar güzel paslar veremedik. Atağa çıkarken hep top kaybederdik biz, kıçımızın dibindeki adama basmaktan acizdik. Nitekim topçu da olamadık. Haftanın yıldızlarısınız. Hey yavrum be, topçulara gel...

19 Mart 2011 Cumartesi

Galatasaray-Fenerbahçe Maçının Ardından

Dün üzerimde Galatasaray forması, yüreğimde ise sarı kırmızı olup stadta olsaydım herhalde hala şokta olurdum. Öylesine bir atmosfer oluştu ki zamanla Galatasaraylılar dahi '' bu sefer olacak galiba '' diye düşündüler. Ancak yine olduramadılar. Fenerbahçe müsabakası oynanıyorsa 90. dakikaya kadar sabretmek lazım sevinmek için. Erken havaya girdiğin taktirde Fenerbahçe affetmiyor, Alex ise hiç affetmiyor.

Maçın kendi çapımda özeti iki tane büyük yanlışlar yapan teknik direktörlerden daha az yanlış yapanı kazandı diyeceğim ancak elinde Alex olanı kazandı. Zira Hagi daha az yanlış yapmış olsa dahi yetmeyebilir, rakipte Alex var çünkü.Böyle negatif bir tablo ortadayken maçı yanlışsız idare etmesi gerekiyordu ki o ve onun çizgisinden yürüyen Schuster'in varlığı ile Aykut Kocaman'ın hocalığına, daha fazlası ise adamlığına şükreder olduk.

Ben Hagi'nin maça Pino ile başlamamasının büyük hata olduğunu düşünüyorum. Elinde bir adamın var; daha önceki derbide müthiş oynamış, hızlı, yetenekli ve formda. Başka bir adam daha var; o da hala kendini bulmaya çalışıyor. Fenerbahçe rekabetine dair bildikleri muhtemelen soyunma odasında anlatılanlarla sınırlı. Normal şartlar altında şuan kahve sohbeti yapıyor olsam çok güzel sıfatlar takabilirdim Hagi'ye ama blog işte. Kısacası ben olsam Pino ile başlardım.

Ancak Hagi oyuna Pino ile başlamadığı gibi oyuna dahi almadı. Ortalama üstü performans veren, golünü atıp daha da iştahlanmış Kazım'ı oyundan aldı ancak Stancu hala oyunda idi. İzlerken böyle rezalet bir idareye karşı Fenerbahçe'nin kazanması gerektiğini düşünüyordum nitekim öyle de oldu. Sen maçın ilk yarısında oyun anlamında daha çok pozitif şeyler yaptığın ancak beraberlik beklenebilecek bir maçta ikinci yarıya oyunu sende tutan en önemli faktörü-yani ortasahayı- rakibe verecek değişiklikler yaparsan olmuyor işte. Kendi ayağına sıkmak bu olsa gerek.

Kafamdaki Hagi hamleleri gerçekleşse dahi Galatasaray belki 3/4 tane yiyebilirdi ancak bence futbolun doğrusu yapılmış olacaktı. Sezon başından beri maç temposu yakalamasına imkan olmayan,sakat iki tane kanat adamını oyuna aldığında bir rahatlama oluştu bende. Zira Arda'da Kewell'da istenilen tempoda değiller şuan ki Kewell hiç bir zaman olmadı da zaten. Bu hamleler ile maçın başından beri Fenerbahçe'nin etkili olamama sebebi olan ortasaha hakimiyeti yavaş yavaş Fenerbahçe'ye teslim edildi ki bahsettiğimiz gibi elde bir tane dahi kontra atakçı kalmayınca kaybettiği taktirde 3 puan değil 2 maç geriye düşecek olan takım için bulunmaz bir ortamdı bu.

Olayın Aykut Kocaman tarafına gelirsek...

Kimi maçlar vardır, kimi oyuncular rezalet bir oyun ortaya koyarlar. Ne pas verebilir ne mücadele edebilir ne de ayakta durabilirler. Bu takım oyununa olumsuz etkide bulunur , belli zaman sonra takım o oyuncuyu yoksayar ve yalnızlığa iter saha içinde. Ama daha tehlikeli olan bir durum varsa o da oyuncunun varlığının takıma verdiği negatif elektriktir. Dün Niang takım üzerinde böyle bir etkiye sahipti ya da ben öyle düşünüyorum. Gollerin onsuz gelmesi hamlelerin doğruluğunun değil futbolda elektiriğin( ya da enerjinin ) ne kadar önemli bir yer tuttuğunun kanıtıdır gözümde. Size saçma gelebilir tabi, saygı duyarım. Ancak ben futbolculuk deneyimiminde etkisi ile böyle düşünüyorum.

Emre-Topuz ikilisi nasıl savunma anlamında sıkıntı yaratıyorsa Cris-Selçuk ikilisi de hücum anlamında kısırlaştırıyor Fenerbahçe'yi. Maça bu ikili ile başlamak bence çok büyük hataydı. Buna bir de Mehmet Topuz'un son derece sinik ve silik performansı eklenince ortasahanın Galatasaray'a geçmesi süpriz olmamalı. İkinci yarı yapılan Cris-Semih değişikliği bu yanlışların üzerine tuz biber ekti, oyunu gereksiz şekilde Galatasaray cezasahası ile Fenerbahçe ortasahası arasına sıkıştırdı. Ancak sıkışan top değil, mevkisiz oynayan Semih'ti. Alex ve Semih sürekli top almak için geri geldi, böylelikle hücum anlamında bir bütünlük sağlanamadı. Böyle bir ortamda sonucu ancak Alex belirleyebiliyor işte.

Benim gözüme batan bir başka yanlışta kesinlikle Stoch'un oyuna sokulma dakikası idi. Tamam, futbol takımlarında papaz oyuncular vardır ve oyundan almak zordur. Ancak Niang ilk yarı itibari ile bugün birşeyler yapamayacağını her haliyle anlatıyordu. Hoca olarak bu hamleleri yapmaktan çekinmemek gerekiyor. Zira daha önce de yazdığım gibi kayıp 3 puan değil 2 maç olacaktı çünkü.

Tüm bu antrenör yanlışlarına sebebiyle sonucu Fenerbahçe ya da Galatasaray değil Alex belirledi. Senelerdir yaptığı işlere bir yenisini ekledi. Yalnız burada da bir parantez açmak lazım. Aykut Kocaman sene başında gerek eylem gerek söylemleri ile Alex'e bağlılıktan şikayet ediyordu, Fenerbahçe'yi bu sıkıntıdan kurtaracağını söylüyordu. Bu konuda attığı yanlış adımlardan ders aldığına , Alex'in harcanmamasına seviniyorduk ancak şuan sahada tamamen Alex'e bağlı bir Fenerbahçe var. Bundan önceki senelerde de Alex'e bağlılık söz konusuydu ki Alex varsa zaten bu normaldir. Ancak takıma puan tablosunda yazılacak 3 puan bu kadar Alex ile alakalı mıydı, bence değildi. Bunu bir masaya yatırmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Kısacası Alex'in varsa hayata bir sıfır önde başlarsın. Heykel şart oldu bu sezon itibari ile...

8 Mart 2011 Salı

Asi Ruh ve Onurlu Duruş...

Yaşayan son efsanenin ölümü

Beşiktaş'ın iki Şeref'i var. Biri futbol şubesini kuran Şeref Bey. Ötekisi ise attığı 320 golün 99'unu vole ile atan (Asla kafayla gol atmadı) Şeref Görkey.
Beşiktaş'ı üst üste 5 yıl şampiyon yapan o efsane 5'li forvetin (Sabri, Kemal, Şeref, Hakkı, Şükrü) yaşayan son efsanesi Şeref Görkey öldü. Şeref Bey'i toprağa verirken bir anıyı yazmak istiyorum...
Beşiktaş, Galatasaray'la oynuyor. Yenerse Fenerbahçe şampiyon olacak. Ama Beşiktaş o maçta Şeref Görkey'i oynatmıyor.
Ertesi gün Cumhuriyet'in manşeti düşündürücü:
"Beşiktaş sahaya Şeref'siz çıktı!..."Konuyu değiştirmeyeceğim.Geçen sezon Beşiktaş, Rizespor'la oynuyor. Yeners
e Rize düşecek, Bursa kurtulacak.
Ama Beşiktaş'ta Sergen Yalçın oynamıyor. Hadi kısa keseyim ve Levent Bıçakcı'ya sorduğum sorunun cevabını yazacağım...Beşiktaş-A.Sebat, Rize-Beşiktaş maçları hakkında Şike Tahkik Komisyonu araştırma yaptı. Ulusoy Federasyonu bu maçları onayladı. Sayın başkan dedim. UEFA'dan sorarlarsa, bu rezalete ne cevap verirsin:"Susarım. Başımı öne eğerim, utanırım
. Sonra yere bakarım ve kafamı kaldıramam!..."Lütfen... Beşiktaş'ı yönetenler. Beşiktaşlıları utandırmayın. Lütfen!.. Beşiktaş'ta kirli eller ve kirli ayaklar temizlensin.

12 Kasım 2004
Kazım KANAT-Sabah

Neden Beşiktaş'ı kaleme almadığımızı ne kadar güzel anlatmış rahmetli Kazım KANAT. ( Link ) Söylemeye lügatımızın yetmediği şeyleri, tarihten bir kesit sunarak olabilecek en yalın şekilde ortaya koymuş;

''Beşiktaş sahaya Şeref'siz çıktı''

*****




























Tabi benim buralarda bu ne idüğü belirsiz camiayı kaleme almamamın sebebi tek başına Kazım KANAT'ın satırları değildir ki takipçiler net olarak hatırlar bu kararımı aldığım zamanı. Denilecek ki, '' Şimdi neden yazıyorsun o halde Beşiktaş'ı?''... Çok keyif aldığımdan değil elbet, sadece unutulan ve unutturulmaya çalışılıp, şerefli ikincilik ve amaçsız bir taraftar grubu ile övünmeye çalışanların geçmişini ucundan azıcık yazmak istedim. Zira sağda solda çok fazla duyar olduk ''Beşiktaşlılık duruşu'' ile içiçe geçmiş ''muhteşem taraftarlık'' kavramını.

Beşiktaş'ın o dillere pelesenk olan duruşu (!) çok önceden beridir vardır aslında. Ancak Ağustos'un 19'una kadar pek te umrumda değildir. Sözde 3. büyük takım taraftarlarına herhangi bir galibiyetten sonra tek mesaj atıp , tek bir söz söylemişliğim yoktur bu tarihe kadar esasen. Zira ne yanardöner bir camia oldukları, kendileri, sadece siyah-beyaz gören gözleri itibari ile idrak edememiş olsalar da ortadadır.

Peki ne mi olmuştur bu tarihte?

Avrupa Ligi'nde Paok ile eşleşen Fenerbahçe ilk maçını oynamak için Yunanistan'a gitmişti. Son derece ateşli Yunan seyircisinin önünde oynanacak maçta, Kadıköy'e avantajlı bir skor ile dönme hesapları yapıyordu. İşler istenildiği gibi gitmemiş Fenerbahçe bu deplasmanda avantajlı bir skor alamamıştı. Ancak maç sonundaki tabloda, 26 Ağustos'ta kapatılacak hesap sadece Avrupa Ligi hesabı değildi. Zira Yunan taraftarlar hadlerini aşmış, tribünlerde Türk bayrakları ve Atatürk posterlerini yakıp, çiğneyerek ; Milli değerlerine son derece bağlı bir Milleti provake etmiştir. Ya da biz öyle sanmışız.
















(Beşiktaş'ın kardeşlerinin Ayasofya'ya haç dikme videosu için tıklayınız.)

Zira Beşiktaş taraftarı o onurlu duruşunu sergileyerek, utanmadan sahiplendikleri Atalarının posterlerini yakan Yunan taraftarları İpsala'da karşılamış, yetmezmiş gibi Yunanistan takımının başkanı Zagorakis'e ''kardeşlik''leri sebebiyle bir atkı hediye etmişlerdir. O atkıda bulunan armanın içinde yine buna tek sahip olan klup olmaları itibari çok övündükleri Ay-Yıldız'ın bulunması ise trajikomiktir.















Buraya kadar olan kısmı, futbolu biraz takip eden herkes biliyordur diye tahmin ediyorum. Biraz geçmişe doğru dönme vakti gelmiştir o halde...
*****
Yukarıdaki satırları ''o bir grup kendini bilmezi Beşiktaş taraftarı ile özdeşleştiremezsin.'' şeklinde savunan onlarca Beşiktaşlı arkadaşım var. Türkiye'nin en büyük ve en organize taraftarı Beşiktaş taraftarıdır onlara göre. Keza en onurlusu da...

Öyle onurlu ve adam gibi duruşa sahip bir taraftar topluluğudur ki Beşiktaş taraftarı şuan özlemle andıkları Süleyman Seba'ya '' Ahmet Dursun, Seba gitsin'' dahi demişlerdir.

Ve yine öyle muhteşem bir duruşları vardır ki onların; karısının yanında küfür ederler başkanlarına. Ancak o ana-avrat küfür eden başkanlarının yaptığı iki-üç transfer nihayetinde Asena kıvraklığında bir figür ile dönüverirler.





































En çok övündükleri şey taraftarlıklarıdır Beşiktaş taraftarının. Takıma olan bağlılıklarını, organize showlarını methederler sürekli. Fenerbahçe düşmanlıklarından ziyade taraftar gücü ile büyükler arasında yer aldıklarını savunurlar. Oysa bilmedikleri birşey vardır;

En çok övündükleri taraftar gruplarının rant kaygı ve kavgası içinde habersiz şekilde çoktan telef olmuşlardır.

Şöyle ki; Yıldırım Demirören başkanlığındaki dönem başlı başına rezalet bir yönetim anlayışının egemen olduğu dönemdir Beşiktaş için. Ancak çok övdükleri Çarşı'nın Beşiktaş'ın geleceğini ipotek altına alan başkanlarına karşı sesi, camianın içinden 2 tane evlatlarını ve 41 tane futbolcularını yedikten sonra çıkmıştır. Sebebi ise belirttiğimiz üzere Yıldırım Demirören üzerinden ulaştıklarıdır.

Serdar Bilgili yönetimi, kapalı tribünde arkası kesilmeyen olayların yarattığı kaygı sebebiyle kapalı tribünde Çarşı'yı pasifize etmişti vakt-i zamanında. Bunun bedelini 25 Nisan 2004'te Fenerbahçe maçında ağıza alınmayacak küfürlere muhatap olarak ödedi. Sonrasında ise istifa etmek zorunda kaldı. Tam burada şu linke tıklamak gerekiyor diye düşünüyorum. Zira Yıldırım Demirören ve Kıvanç Oktay , linkte görebileceğiniz üzere takım tam tıkırında iken sebepsiz şekilde istifa etmiştir. Akabinde gazeteler sürekli tek bir noktaya dikkat çekmeye başlamıştır; '' Yıldırım Demirören başkan olmak istiyor. '' Bu esasen bir mesajdı, çekil artık mesajı. Ancak Serdar Bilgili girdiği yoldan çıkmamaya kararlıydı ki bu kararlığı altı aydan fazla süremedi. Fenerbahçe maçından sonra kapalı tribünü aldığı bir grup taraftar ve şeref tribününde bulunan duruş sahibi Beşiktaşlılar tarafından küfürlerle uğurlandı.

Bir grup Beşiktaş taraftarı vardır ki onlarda hala benim düşündüklerimi sorgulamaktadır.Bu sebeple onları bu iğrenç ortamın piyonu olarak görmemekte, taraftarlıklarını taktir etmekteyim. Zira onlarda benim gibi Ulusoy-Demirören akrabalığından, şampiyonlukları çaldığını düşündükleri Galatasaray camiasından ''kardeş'' olarak bahsedilmesinden, kupalarının federasyon başkanının babasına götürülmesinden, 100 seneyi geride bırakmış bir camianın geleceğinden, '' En büyük hayalim oğlumun Beşiktaş başkanı olması'' diyen zihniyetten şikayetçidir. O şeref tribününde küfür edenlerden de, kapalı tribünü elinden alındığında çileden çıkanlardan da...

Ve yine kimisinin içi içini yemektedir:

Takımda herşey yolunda iken istifa eden Yıldırım Demirören'in, Ulusoy ile bağlantısı sebebiyle ''acaba'' kaçan şampiyonlukta payı var mıdır? Şenes Erzik'in dahi ilerleyen zamanlarda Uluslararası Platformda çok önemli yerlere geleceğini savunduğu Serdar Bilgili acaba bir hiç uğruna mı harcanmıştır?

Bu konuda bakın bir Beşiktaş taraftarı ne diyor:

''yil 2004 te secimlerden önce ani bir kararla hic sebepsiz birseysiz,futbol sube sorumlulugundan istifa eden sevgili yildirim demirören fitili ateslemis sonrasida düzenli bir sekilde gelmistir,yani bir senaryo yazildi o senaryoda alehimize idi,vede iyibirsekilde ilerledi ve film demirören icin mutlu sonla bitti.kim nederse desin,ister hayir ister evet deyin,ister hakaret edin ister destek verin ama osene kacan sampiyonlugumuz ardindanda yasadigimiz bu kaosun tek sorumlusu tek sorumlusu tek sorumlusu sayin yildirim demirörendir.iyi giderken hersey durduk yerde istifa etti,aslinda o gün benim icime birseyler dogmustu,cünkü haluk ulusoy ve demirörenin akrabaliklarini iyibiliyordum,kendi camiaminda nasil hassas oldugunu biliyordum,buyüzden birseyler olacagini anlamistim.kim nederse desin o 5kirmizi kart,ondan sonraki maclarda bariz hakem katliamlari demirören ve sevgili kuzeni(tambilmiyorum nesi oldugunu)ulusoyun bir senaryosuydu.ben buna Allah bir gibi bililiyor ve inaniyorum.bu düsüncemde asla degismez.bu olayin icinde piyonlarda coktu,mesela hakemler,rakiplerin yaninda icimizden baya cok büyük bir kesimde sirf kapalidaki localari yiktirip tekrar oraya gecebilmenin planlarini yaparlarken demirörenle yedikleri yemegi dün gibi hatirliyoruz,vede bu senaryonun icinde bilgilinin gitmesi icin yapilacak finisi sevgili carsi yapmistir.müthis bir final yaptilar,aslinda rolleri aslinda büyüktü,figüran degillerdi o senaryoda.sevgili carsi liderimiz alen bey 5yildir kulübümüzü hirdavatciya ceviren,prestijimizi ayaklar altina alan,bize tarihimizin enbüyük karalekesini yasatan sayin demirörenin hala arkasinda olduklarini söylüyor.evet bende suanda sayin demirörenin arkasindayim,ama bu destegi besiktasimi sevdigim icin,bu destegi vermeye mecbur oldugum icin veriyorum,ama sadece sezon sonuna kadar.bu sene bütün besiktaslilar yalandanda olsa mecburen yönetimin arkasinda durmaliyiz.fakat bu sezonun öncesindeki senelerde bizler demiröreni desteklemedik pek,ama carsi 5senedir devamli destekliyor.korkarim bu sezonun sonunda bile destekliyecekler,ister sampiyon olalim ister olmayalim,carsi destegini cekmeyecektir,bunuda Allah birgibi biliyorum.sevgili sanli besiktas taraftari,lütfen besiktasimizin hatiri icin icimizde yanan sampiyonluk özlemi icin,106yillik tarihimiz icin mayis ayina kadar yönetime ve baskana destek verelim.cünkü busezonda hüsranla biterse inanin enaz bir 5sene daha kaos ortamina girer cikamayiz.ama ister sampiyon olalim ister olmayalim mayis ayindan sonra ben kendi adima demirörene destek vermiyecem.''

Kendisi Demirören'e destek verse de vermese de ortada bir gerçek vardır; o da Demirören başkanlığı dönemindeki rezaletlere rağmen buna tepki koyamayan '' Asi Ruh '' un bu sessizliğinin bir sebebi olduğudur. Acaba o sebep belki kaçan şampiyonluğun mimarı olan Yıldırım Demirören'in onları eski yerlerine döndüreceği vaadi midir? Şampiyonluklarını çalan Denizli'de, Trabzon'da şampiyonlukları alacak parası olmayan (!) Aziz Yıldırım ya da Fenerasyon mudur yoksa...

*****

Adem Akçay (Siyah - Beyaz Derneği): Yıldırım Demirören bize daha önce başkan adayı olmak istediğini söylemişti. Bunun için istifa ettiyse zamanın doğru olduğunu sanmıyorum.

*****

Beşiktaş taraftarının medar-ı iftahar'ı , ''Asi Ruh'' Çarşı'nın onurlu duruşundan bahsetmişken saha içi ve saga dışındaki duruşlara girmemek olmaz.

Rahmetli yazar Kazım KANAT, alacağı onlarca tepkiye rağmen, gönül verdiği camiayı; girişte gördüğünüz üzere nahoş bir şekilde kaleme almıştır. Ancak Beşiktaş'ın Şeref'li duruşları sadece yazıdakinden ibaret değildir.

1975-1976 sezonunda ikinci lig kırmızı grubu şampiyonlukla bitiren Balıkesir lige yeni dahil olmuştur. Ancak Balıkesir lige fırtına gibi girmiş ve ligi ilk yarı itibari ile 4. sırada bitirmiştir. Fakat Beşiktaş küme düşme hattındadır. İkinci devrenin ilk maçında Beşiktaş aleni hakem hataları sonucunda Balıkesirspor'u 1/0 yenmeyi başarmıştır. Ve Balıkesir için bu, sonun başlangıcı olacaktır. Lig ilerleyen haftalarda öyle bir hal almıştır ki küme düşecek takım son hafta belli olacaktır. Balıkesir'in kurtulması için 1 puan yetmektedir. İstenilen alındığı taktirde A. Demirspor, Beşiktaş, Ankaragücü, Göztepe, Zonguldakspor ve Orduspor'dan ikisi küme düşecektir. Ancak düzen kurulmuştur, ikinci ligden gelen Balıkesirspor yine hakem hataları sonucunda ilk yarısı 1/0 biten maçı 6/1 kaybedip Ankaragücü ile beraber ikinci ligin yolunu tutacaktır.

Tabi Beşiktaş'ın şanlı tarihindeki şerefli duruşlar bununla da sınırlı değildir. Öyle ki Sebatspor-Rizespor-Beşiktaş üçgeninde yaşananlar herkes tarafından bilinmektedir. Bu yaşananların sonucunda Bursaspor'un Beşiktaş düşmanlığının temeli atılacaktır zira Bursaspor ne olduğunu anlamadan küme düşecektir.

*****

Lucescu, geçen günlerde Vatan gazetesine yaptığı açıklamada şunları söyledi:
"Özellikle kariyerinin sonuna gelmiş oyuncularım resmen bana ve takıma ihanet ettiler. Başta Zago, Cordoba ve Ronaldo olmak üzere yabancılar iyice kenara çekildiler. Ama yöneticilere söylemiştim. Onlara kariyerinin sonuna gelmiş, para için oynayan futbolcuların, her şeyi deneyebileceğini anlatmıştım. Buna rağmen Beşiktaş yönetimi onların parasını vermedi. Onlara yol açtı. Boşluk bıraktı. Konya maçından sonra Cordoba'yı kenara çekip 'Maç sattın mı?' diye sordular... Geriye dönüp baktığımda, şüphelerimin yerine oturduğunu görüyorum. Şimdi kendime kızıyorum. Çünkü o zaman kötü adam ben olmuştum. Türkiye'deki sisteme karşı mücadele etmek çok zor."
*****
''Alaattin Çakıcı: ‘Sinan Sinan, ufak bir şey istiyoruz onu da halledemiyorsun. Oğlum, şampiyonlukta hiç mi payımız yok? O kadar olay oldu. Bir Allah’ın kulu açıp ağzını size bir şey söyleyebildi mi? Kızdırıyorsunuz beni.’


Sinan Engin: ‘Şey abi, tamam tamam... Abi, öyle değil başka bir şey oldu. Biliyorsun. Telafi ederiz abi. Kızma.’ ''
*****

15 Mayıs 2004 (Saat: 19.33)
VP: 11 numara Sinan var ya!
X: Abi, o özellikle koştu, abi biraz koşması lazımdı.
VP: Yok yok, .... çocuğu gol atmak için oynadı.
X: Yok abi! Sergen konuşmuş şimdi abi. Yemin ediyor öyle bir şey yok.
VP: Sergen mi diyor?
X: Evet.
VP: Ne dedin Sergen'e? .... edecek Vedat abin dedin mi?
X: Evet abi. Hiç koşmasak olmaz!
VP: Tamam onu da kaybetmeyelim! Hepsine teşekkür et, Sergen'le konuş. Hepsiyle konuş, hepsine teşekkür et.
X: Konuşacağım tabii abi!
VP: Uçakta beraber olacağım zaten hepsiyle ya!

*****

Tüm bunlar bir kenara... Bahsi geçen dönem ile ilgili olarak Sinan Engin'in söyledikleri çok çarpıcıdır:

''O dönem birşeyler oldu.''























Acaiplikler bununla sınırlı değildir. 2005/2006 sezonunda Galatasaray on yıldır kazanamadığı İnönü deplasmanında bu sefer kazanmak ve Fenerbahçe'nin puan kaybını beklemek zorundadır. Fenerbahçe'nin doludizgin yoluna devam ettiği bu sezonda Yıldırım Demirören'in şu sözlerle Beşiktaş'ın safını açıkça belli etmiştir:

'' Fenerbahçe'nin şampiyon olmaması için elimizden geleni yapacağız. ''

Nitekim Beşiktaş 52. dakikada Tümer Metin'in golüyle öne geçmesine karşın Galatasaray'a enteresan bir şekilde 2/1 kaybetmiştir. Ve Beşiktaş yönetimi daha da garip bir şekilde daha önce Arsenal'in resmi teklifinde satmadığı kalecisini kapı önüne koymuştu. Maç sonunda maçın Beşiktaş adına tek golünü atan Tümer Metin'e '' Bu hafta bu maç ile ilgili çok spekülasyon yapıldı, sen çıktın golünü attın, neler düşünüyorsun?'' şeklinde sorulan soruya son derece gergin olan vücut diliyle birleştirip verdiği cevap hayret verici idi:
'' Ben elimden geleni yaptım, benim vicdanım rahat. Bu soru başkalarına sorulmalı...''

Kazım KANAT'da bahsi geçen olay ile ilgili olarak yıllar sonra , katıldığı santra programında şu sözleri söylemişti;

'' Beşiktaş-Galatasaray maçı ile ilgili öyle şeyler biliyorum ki... Söylesem muhtemelen taş üstünde taş kalmaz. Ancak bazı sırlar var, benimle beraber mezara gelecek. Bu da onlardan işte... ''

İşte böyle bir düzen var Türkiye'de. Kendini büyük , taraftarını eşsiz sanan ancak varlığı sadece bu pis ortamı çeşitlendiren bir camia... Fenerbahçe düşmanlığı ve giriştiği küçük oyunlarla büyük olmaya çalışan ancak asla ve asla büyük olamayacak bir camia...


Ne desek boş şu videoyu izledikten sonra. Beşiktaş Trabzonspor'a yatmamış, Simao'nun pozisyonu golmüş. Eh , böyle bir tarihe sahip bir camia şu görüntüleri sergiledikten sonra isterse sahada üç tane oyuncusu can versin mücadele ederken kim, nasıl inanacak acaba?


























































Türkiye'de iki büyük vardır ezelden beri. Ancak Yıldırım Demirören yönetimi ve taraftarı nasıl Süleyman Seba'nın adından söz edilir haline getirdiği Beşiktaş'ı yerle bir ettiyse mevcut Galatasaray taraftarı ve yönetimi ''2 büyük'' gerçeğini görmezden gelip, yukarıdaki karelerin içinde yer aldığı müddetçe,Türkiye'nin 3/4'ü Trabzonspor'un şampiyonluğunu değil, Fenerbahçe'nin şampiyon olamamasını istiyor ve bir gerçek gözümüze gözümüze batıyor o vakit... O da Fenerbahçe'nin gitgide yalnız kaldığı ve tek kaldığı. Bu sebeplerden ötürü ben Galatasaray taraftarının Beşiktaş ile ''kardeşlik'' ilişkisine girip Beşiktaş'ın kendisini aşağıya çekmesine göz yummasındansa; camiasının eskisi gibi spor kimliğine bürünülmesinin gerekliliğini savunup Türkiye'nin iki büyük klubünden birine yakışır şekilde davranması, Türk sporuna hizmet etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Beşiktaş ise zamanla hakettiği yerlere gelecektir zaten...


Her Gün Biriniz, Bir Gün Hepiniz...

"Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener'i eskiden beri tanırım. Çok iyi bir aile çocuğu. Medeni bir insan. Destekler miyim, evet desteklerim. Ben memnunum Federasyon'dan. Memnun olmamam için de bir sebep yok. Ben devam etmesini isterim kendisinin. Güzel şeyler yapıyor. Ciddi gelirler var. Takır takır da ödeniyor bu paralar"

"Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım çok çalışkan biri. O, Kulüpler Birliği'ne her şeye hazırlıklı olarak geliyor. Ben onları yapamam açıkçası. Dünya kadar işle uğraşıyor. O'nun orda olması kulüpler için avantaj"

Lig TV - 15 Aralık 2010

**********


"… Kulüpler Birliği'ne gelince... O yapının bir yaptırımı yok.

Kulüpler Birliği Başkanlığı bana teklif edildi ama kabul etmedim, edemezdim de. Trabzonspor'a gerçekten de çok yoğun bir mesai harcıyorm. Kulüpler Birliği'ne de zor bir alan. Ayrıca şimdiki Başkan'ı Aziz Yıldırım da bu işe büyük vakit ayırıyor, özen gösteriyor"

Fanatik – 9 Ekim 2008


6 Mart 2011 Pazar

22 Şubat 2011 Salı

Sen Var Ya Sen...













Sana ne desek, nasıl hitap etsek?

Sanırım sözü İntuition'a bırakmak yeterlidir. Gerekeni söylemiş kendisi sözlükte;

"bir takım kaptanı nasıl olur için yaptıkları sadece a2 maçına gitmekle sınırlı olmayan oyuncudur. takımın bu maçtan aldığı primi altyapı oyuncularına dağıtması için arkadaşlarını ikna eden ve bunu da gerçekleştiren bir kaptandır. sadece futbol mu? kendisi gerek basketbol gerek voleybol olsun maçlara gider‚ soyunma odasında oyunculara moral verir aynı zamanda. alex sadece fenerbahçe´de futbol takımının kaptanı değil‚ bir camianın kaptanıdır."


21 Şubat 2011 Pazartesi

Fenerbahçe-Galatasaray A2 Derbisinin Ardından

Fenerbahçe'nin A2 takımı için yazacak şey bulmakta zorlanıyorum. 1 saat yol tepip, beraber çok daha hoş vakit geçirmek varken, Dereağzı'na A2 maçına çağırdığın kız arkadaşınla beraber tel örgülerin ardından kuru soğukta, berbat bir açıdan maç izlemek inanılmaz bir burukluk yaratıyor adamda. Bir de A2 takımının uzun süredir varolan amaçsızlığı eklenince olay iyice çekilmez bir hal alıyor. Dolayısı ile yazması dahi sıkıntı veriyor diyebilirim.

Esasen geçtiğimiz sezonda birbirinden kopuk, ne yaptığını bilmeyen, ciddiyetsiz, sistemsiz bir takım vardı. Ancak yaş gruplarında epey gol atan Berk Elitez, U17 turnuvasında dikkat çeken Gökay ve Okan, ek olarakta Görkem tüm bu olumsuzluklara rağmen izlenir kılıyordu bu takımı. Arada Gökay araya salıyor, Okan iki üç adam bağlıyor, Recep Berk uzuyor gidiyordu. Bu sene Beykan ile tutunmaya çalıştım bu takıma ancak o da ne zaman gitsem oynamadı. Dolayısı ile A2 takım maçını izlemek için tek sebep olarak Görkem Kulbay, Enis Gül ve İsmail'i izlemek kaldı. Eh, Görkem ve Enis'te anlayamadığım bir şekilde oyuncu havuzunun dışına çekilince, geçen sene büyük keyif alarak gittiğim yol gözüme gözüme batmaya başladı. Kendi yazımın fotoğraflarını kendim çekeyim diye götürdüğüm fotoğraf makinası ile tek fotoğraf dahi çekme isteği uyanmadan ; uyutan, sıkıcı maçlar izlemeye başladım.

Bugün Gökay, Okan, Hasan ve Berk'in oynadığı haberini alınca anlamsız şekilde güzel bir maç olacağına dair bir his uyandı bedende.. Hem bu oyuncuların A takım idmanlarından sonra bu kademede ne kadar fark yaratacaklarını izlemek , hem Pendik'ten alınan iki genç oyuncunun futbol karakterleri hakkında gözlem yapmak hem de uzun süre sonra Görkem'i izlemek için çıktım yola. Dereağzı'na vardığımda karşı tarafımda kalan tribünde önemli adamların olduğunu anlamıştım, ancak Alex'in orada olduğunu bilseydim, maç filan dinlemez sahanın ortasından koşar tırmanırdım oraya. Sürekli maç izlediğim binanın tepesinde bu sefer Aykut Kocaman vardı.Dolayısı ile çıkamadık oraya, kuş bakışı kesemedik sahayı. '' Messi '' Recep abilerini izlemeye gelenlerdendi. Yine Beşiktaş'ın çok büyük kazık yiyerek Antep'e kaptırdığı Orhan Gülle ve eski Fenerbahçeli, yeni Beşiktaşlı Semih Beyaz'da Dereağzı'nın diğer tanıdık konuklarıydı. Arada Hürriyet Gazetesinden Ahmet Ercanlar abimi gördüm, ancak rezalet olan yerimi kaptırma korkusu ile gidemedim yanına. Kusuruma bakmaz işallah. Ki o içerideydi zaten gitme olasılığımda yoktu sanırım. Ek olarak Emre ve Lugano'da varmış, onları devre arasında televizyonda görme fırsatım oldu. Maraton Tugay, Raşit Çetiner ve Orhan Ak'ın da orada olduğunu yazmış, kendilerini göremesem de not olarak düşülebilir.

Maça Fenerbahçe iyi başladı. Ancak blogda daha öncede bahsettiğimiz Berkin Arslan ( tam olarak şuraya tıklamanız gerekiyor. ) zaman zaman büyük tehlikeler yarattı Fenerbahçe kalesinde. Benim çok beğendiğim, bana göre A takıma çıkan oyuncular arasında en yetenekli olan Okan Alkan'ı ilk yarı epey zor durumlara düşürdü. Nitekim sanırım 14. dakikada 35/40 metrelik deparıyla golü de haketti ancak savunma önüne zamanında yattı. Ancak gol 27. dakikada Berk ile Fenerbahçe'den geldi. İlk yarı genelinde Berk iyi boğuştu kendinden epey daha fizikli olan rakipleriyle. Bana epey güçlü gibi geliyor ki hızının yanında bununda olması çok önemli. Tabi birebir kaldığında daha fazla numara yapabilse herşey daha anlamlı, hayatta daha güzel olacak ama bakalım; belki zamanla...

Hasan ilk yarı itibari ile defansta bildiğim gibi oynadı. Galatasaray'ın forveti Anıl Dilaver'i iyi kontrol etti. Nitekim Anıl ilk yarı sonunda oyundan alındı. Gökay bildiğim Gökay, Fenerbahçe A takımında verdiğinin üstünde oynuyor. Ancak ben A takımda oynayan bir oyuncunun buraya gelip direkt maç almasını bekliyorum. Özellikle takımı için çok kritik ve skor üretmesi gereken bir mevkide oynuyorsa... Pas tercihleri, oyun görüşü herşey çok güzel ancak daha fazla skor üretmeli Gökay. Bunun içinse daha kuvvetli ve daha cesur olmak zorunda.

Görkem nerede diyeceksiniz; ikinci yarıda yemekhanede kendisi ve stoper Zeki ile beraber izledik maçı. Soğuktan ve rezalet açıdan kurtardı bizi. Talihsiz bir sakatlık geçirmiş o da , böyle bir maçta olmaması benim için hayal kırıklığı oldu. Hoş, sakatlığı olmasa da anlamadığım şekilde oynatılmıyor ya. Garip işler. Ne desek boş.

Onun gibi sahada olmayan bir başka isimde Enis Gül'dü. Pendik'ten alınan ismi yanılmıyorsam Eren olan oyuncumuz tarafından kesilmiş Enes. Ben Eren'i de sonradan oyuna giren İlyas'ı da beğendim, iyi kumaşları var, iyi transferler bunlar. Ancak Enes'i kesmek için de bir sebep göremiyorum. Diyorum ya akıl almaz tercihler olduğunu düşünüyorum bu kademede. Bunu sadece maç kadrosuna bakıp değil, Sivas'a , Batman'a giden oyuncuları da göz önünde bulundurarak söylüyorum. Ve Gökay, Hasan, Okan ve Berk'in adına karaladığı ilk şeyler 1,5 sene evvele rastgelen birisi olarak söylüyorum bunu. Ancak bir önceki paragrafı bağladığımız gibi bağlamaktan başka birşey de gelmiyor elden. Garip işler işte, çok garip hem de...

İkinci yarı için ne yazarsam boş olur zira daha çok muhabbet ettik. Onur Karakabak'ı sordum, Manisa'ya verildiğini öğrendim. Geçirdiği sakatlık sonrası tedavi süreci umarım olumlu geçmiştir de Manisa'da şans bulur kendisi.

Maç bitiminde Recep Berk Elitez söylene söylene soyunma odasına gidiyordu zira Galatasaray'a beraberlik getiren gol son dakikalarda gelmişti. Ertuğrul'da Şenol Çorlu'ya dert yanıyor gibiydi.. Okan soyunma odasına giderken sinirli gözüküyordu. Gökay ise u17'den kaptanı Orhan ve eski takım arkadaşı Semih ile muhabbet ediyordu. Biz de yavaş yavaş evimizin yolunu tutuyorduk...

Galatasaray'da Berkin Arslan, Cem Sulyan ve Semih Oğuz'u beğendim(üçüde prof). Galatasaray'ın profesyonel yaptığı bir başka oyuncu olan 8 numara Bilal Özhan'ın sahayı karıştırmak adına yaptığı her türlü çirkinliğe göz yuman hakemede notum zayıftır. Keza aynı hakem Galatasaray'ın iki dakika içerisinde 1,5 penaltısını da görmezlikten geldi, bunu da belirtmezsek olmaz sanırım.
Related Posts with Thumbnails