18 Haziran 2011 Cumartesi

Şükrettiniz mi?

Bu yazıyı geçen sene kazandığımız Efes serisinden sonra yazmıştım. Antu'ya koymuştum fakat bloga koyma fırsatım olmamıştı.


"Biz bir sevdanın peşinde koşarken siz rahat koltuklarınızda bizim başarısızlıklarımızı beklediniz. Yılmadan beklediniz...
Her gün farklı birini desteklediniz. Bir gün Bursalıydınız hepiniz‚ ertesi gün Trabzonsporlu‚ sonra Vakıfbank Güneş Sigortalı sonra Efes Pilsenli ve daha nicesi...
Öyle ki kendi tuttuğunuz takımları bile unuttunuz sadece bizim başarısızlıklarımızı beklediğiniz için.
Evet belki bir defa bu zevki tattınız ama artık sezon bizim için bitti‚ bizim için yorucu sezon oldu sizin için ise her gün "Fenerbahçe kaybeder" konulu rüyaya yatıp gece boyunca kabus olarak Fenerbahçe´nin şampiyonluklarını görmekti bu sezon...
Sonuçta iyi olan ve sevdasına sahip çıkan kazandı ve siz kabusunuzla başbaşa kaldınız. Daha kötüsünü söyleyeyim; bu henüz daha başlangıç. Bundan sonra her sene bir önceki senenize şükredecek duruma geleceksiniz ama kabusunuz değişmeyecek. Kabusunuz her zaman Türkiye´nin en büyük SPOR KULÜBÜ olan FENERBAHÇE OLACAK!
Hala daha anlamadıysanız günün anlam ve önemine uygun olarak şunu dinleyebilirsiniz:

"

Şimdi soruyorum, şükrettiniz mi?

4 Haziran 2011 Cumartesi

Belçika-Türkiye Milli Maçının Ardından

Futbol klişeleri ile aram pek iyi değildir ancak hakikaten ''bir puanın dahi'' iyi sonuç sayılabileceği bir ortamda sahadan lazım olanı alarak ayrılmak başarı. Hele oynanan oyunu göz önüne getirirsek büyük başarı dahi diyebiliriz. Zira tarih boyunca eleme maçı oynayamayan ve oynanacak dakikalar ya da maçlar varken ya demoralize olup elek olan ya da maça yatmaya çalışıp eline yüzüne bulaştıran bir neslin torunlarıyız biz. Esasen bugün izlediğimiz maçta da puana yattık denilebilir gayet tabii yöntem de eleştirilebilinir. Ancak '' geleceğim '' diye bağıran ikinci gole hamle yapılmamasına karşılık, ben gelen puanı olumlu karşılıyorum. Önceden biz bunu da başaramıyorduk galiba ?

Çıkan kadroyu eleştirmek '' Alex küçük maçların adamı '' diyip üzerine '' Zico adam değil '' diye bağlayan ülkemizin futbol duayenlerinin işi. Ayağına top versen bomba diye karakola götürecek bu zihniyet elbet ne eylerse güzel eyler. Muhtemeldir de taraftarın sesi olup Sabri ve Selçuk Şahin'e sarar ki ben de tam bu noktada devreye girmek isterim. Evet, bu sezon hangi maçta oynadığını hatırlamadığım Çağlar'ın neden oynadığını bende merak ediyorum da hepsi bu. Asıl Sabri ve Selçuk üzerinden Milli Takım kurtaranlarla işim... Yahu; bahsedilen adamlar senelerce camialarına hizmet etmiş, gördükleri onlarca klup teknik direktörleri tarafından senede ortalama 25 adet maçta ilk onbire layık olmuş, Milli Takım antrenörleri tarafından da genel olarak kadroya çağrılma şerefine nail olmuş, özetle bu ülkenin '' seçkin futbolcuları '' arasına girmeyi başarmış isimler. Tamam; sağlıksız bir spor medyamız var, bunu kabul edebiliyorum. Ama taraftar olarak bizler hiç mi ders almayız? Ali Bilgin, Gökhan Emreciksin ve daha nicelerinin Anadolu'da '' Messi '' olup bu büyük camialarda tutunamamalarının sebebi hep mi antrenör, yönetim çapsızlığı olacak? Hadi bir dönem için böyle olsun. Peki bunca eleştiri ve önyargıya rağmen senelerdir buralarda barınmaya başarmaları neyin nesi bu oyuncuların? Uluslarası arenada büyük başarılara sahip onca antrenör '' kötü '' ama iki futbol izleyen herkes Mourinho ülkede. Eh, böyle devam öyleyse...

Saha içine dönecek olursak... Ben Arda Turan'a özel bir ödül verilmesi taraftarıyım. Objektif olalım; Arda Turan ne çok iyi bir pasör, ne çok iyi bir şutör. Hatta araya oynama kabiliyeti ortalamanın biraz üstü, şutu ortalama dahi diyebiliriz. Ek olarak Milli Takım performanslarının etkisiyle hızına da ortalama diyebiliriz. Ancak onun farkı zaten burada ortaya çıkıyor. Futbol sahalarında hala beyni ile oynayabilen oyuncular özel oyuncu olarak adlandırılıyor ki Arda Turan'da öyle bir oyuncu işte. Ve tabi ki tam bir ''Milli Takım oyuncusu.''

Esasen gelişimlerini başladığı yerden itibaren ilgiyle takip ettiğim çok yetenekli bir jenerasyona sahip olmalarına rağmen Belçika bize karşı oynayabilecek takım değil. Ancak hocanın yaşadığı kafa karışıklığı ve ''bir puan yeter'' anlayışı ile birleşerek oyuncuların zihin aleminde yer etmiş olacak ki epey kopuk bir Milli Takım izledik. Burak sezon performansı itibari ile ismini yazmadığınız taktirde ayıp edeceğiniz bir adam ki sahadaydı. Kazım Kazım her ne kadar istikrarlı ve formda bir sezon geçirmemiş olsa da Kompany'nin kucağına Semih'i atmaktan daha iyi bir tercihti, layıkıyla mücadele etti. Emre ve Volkan bildiğimiz gibi... Yalnız bende en büyük hayal kırıklığını kalitesine ve yeteneklerine güvendiğim Selçuk İnan yarattı. Ofansif ortasaha çıkışlı bir oyuncunun ön libero mevkisine devşirilmesi sonucunda yaşadığı mevki sıkıntısı sahada kendisini gösterir gibiydi. Zira çok yetenekli ve potansiyel şut tehlikesi olan bir oyuncu Selçuk. Ancak bugün bunları gösteremediği gibi çok ta yumuşak kaldı. Defansta üç adet çabuk sayılabilecek oyuncusu olan bir takımın defans ile ortasaha arasındaki mesafeyi ortasahaya yaklaşarak kapatmasını bekliyordum ki psikolojik olarak geriye yaslanan defansa ortasahada yarı sahaya gömülerek ; yani defansa yaklaşarak tepki verince olay Selçuk ve Emre'nin atacağı uzun toplara kalmıştı. Ancak bugün genel olarak çok koşup yorulan ortasaha oyuncularından tarz olarak kırılgan olanının tarafından pozisyon yiyerek tamamladık maçı. Selçuk'un hücum anlamında etkisi olmamasına karşın defans anlamında da oyundan düşmesi sebebiyle istenileni verememesi Sabri'yi çok zorladı. Sağımızdan gelen her atak potansiyel gol tehlikesi oldu diyebiliriz.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen çok değerli bir puan aldığımızı tekrarlıyor maçın adamı olarak Arda Turan'ı seçiyorum. Hatasız oynayarak '' hata yapsın da gülek '' diye bekleyenleri hayal kırıklığına uğratan Selçuk'un oyuna yaptığı pozitif katkıyı da çok beğendiğimi söyleyebilirim. Haddini bilip basit oynadığı sürece Selçuk Şahin bu ülkenin mevkisindeki en değerli oyunculardan biridir. Aynen Sabri gibi....

2 Haziran 2011 Perşembe

Geciken Yetenek, Rafinha.


Bayern Münih hemen her yıl olduğu gibi bu sene de kadrosuna fark yaratacak isimleri katmak istiyordu. Neuer ve geçtiğimiz sene aynı takımdan ayrılan Rafinha ile Bundesliga için fantastik bir takım olma yolunda emin adımlar ile ilerliyorlar. Bu şekilde her bölgede ligde yıldız vasıflarını taşıyan bir takıma dönüşmeleri içinde yapılacak hamle sayısı bir hayli azaldı.

Fakat şu an Almanya'da vitrinde olması sebebi ile Neuer daha büyük transfer gibi gösteriliyor, Rafinha bir miktar geride kalıyor. Almanya'da bilhassa kalecilerde ve sarışınlarda bu tarz ortamlar hep yaratılır. Alman medyası bir oyuncuyu seçer ve onu en iyi yerlere getirene kadar asla elinden bırakmaz. Türk ve türk asıllı oyuncular da bundan nasiplendiler aslında.

Fakat aynı basın zamanında Rafinha'yı hiç sevmedi. Rafinha da defalarca takımından ayrılmak istediğini, önünün açılması gerektiğini söyledikçe kendi kuyusunu tırmaladı durdu. İstemeye istemeye oynadığı futbol ile milli takımdaki yerini de kaptırdı. Genoa'da ise Cicinho gibi alışkın olmadığı bir kültürün mücadelecisi oldu. Ancak şu an Bayern gibi bir fırsat geçti eline ve Rafinha bunu en iyi şekilde kullanacaktır. Oynadığı en büyük kulübün Bayern Münih olmayacağı görüşündeyim.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Aykut Kocaman'a Dair

Hocanın kendisininde ifade ettiği gibi ''şık'' bir şekilde görev değişikliği olmadı sene başında. Aykut Kocaman gibi bir ismin daha uygun bir ortamda göreve gelmesini beklerdik ama kısmet böyleymiş. Bir gün sonrasına dair birşeyler dahi tasarlayamadığımız Fenerbahçe'nin kendisine sunduğu ateşten gömleği giymesinden sebep, başlarda ''küçük harfler'' ile yazmaya çalıştık. Oldurabildiğimiz kadar...

Hoca hep umut dağıttı. Sık sık '' devrim '' kelimesi tekrarlandı ki Aykut Kocaman'dan değil de medyadan duymaya başladıktan sonra kıllandık haliyle. Zira o medyadan bir kişinin dahi Zico'nun hakkını teslim ettiğini hatırlamakta güçlük çekiyorum. Altan Tanrıkulu, Gürcan Bilgiç ve daha nicesi... En can alıcısı ise Deniz Barış'ı transfer eden Daum'u Lille maçından sonra '' Deniz Barış'ın stoper oynadığını Daum yeni keşfetmiş, aferin. '' şeklinde aşağılayan Gürkan Kubilay... Hemen hemen hepsi, haftalar boyunca '' Kocaman Devrime '' olan inançlarından bahsettiler ki bünye alışık olmadığından ters tepmeye başladı açıkçası. Zira efsane diye nitelendirilen oyuncusunun, camianın en büyük başarısını yakalamış hocayı başkana şikayet eden satırları dün gibi hafızalarda.

O günlerde benimde, Aykut Kocaman'ın teknik olarak Fenerbahçe'yi taşıyacak kapasitede olup olmadığına dair şüpheler taşıdığımı söyleyebilirim. Ancak başlangıçta '' Aykut Kocaman '' diyip sineye çekmiştik elbet. Fenerbahçe taraftarı da Fenerbahçe gibi nihayetinde. Efsane kontenjanından maksimize edilen tolerans, söylemler ile eylemlerin paralellik göstermemesinin ardından bir neslin gördüğü en büyük futbolcu ile yaşanan problemlerle birleşince sabır sınırları zorlanmaya başlanmıştı ki sıkıntı yaşanan tek futbolcu Alex De Souza değildi. Bana göre mevkisindeki oyuncuları sıralarken ilk 10'a mutlaka yazacağım Andre Santos ve nicesi. Sonra farkettim ki eleştirinin temeli teknik direktörlükten önce insan idaresi olmalıymış ki Aykut Hoca ilk yarı itibari ile malesef bu konuda da ciddi sıkıntılar yaşadı. Eh, kayış Yeni Malatya maçıyla koptu haliyle.

Ancak ikinci yarı itibari ile geçen sezon yazdığımız maç yazıların finalini yaptığımız cümle tekrar gözümüzde canlanmaya başladı: '' Fenerbahçe'nin olduğu yerde her zaman umut vardır. '' Bir , iki derken bir baktık ki Fenerbahçe bu işin içine girdi tekrar. O günden itibaren yazmayı aksattığım maç yazılarını yazmayı aklımdan bile geçirmedim. Ve daha bir sürü totem.. Sene sonu gelsin istedim hep, uğuru bozmayayım... Ama aslında yazılacak onlarca şey olmuştu. Biraz bahsetmek gerekirse mesela Schuster ve Hagi'nin çingeneliklerini gördükten sonra burada bir nevi günah çıkartmak; ''ne olursa olsun başımızda doğru düzgün bir adam var yahu'' yazmak istemiştim ama kısmet bugüneymiş. Evet; Aykut Kocaman hala rol model olarak ortaya koyduğu Barcelona'nın ''B'' sini sahaya yansıtabilmiş değil. Evet; Fenerbahçe normal şartlar altında ligi çok rahat şekilde şampiyon bitirmesi gereken kadrosu ile çok zorlanarak şampiyonluğa ulaştı. Ve işin zorlaşmasında gerek Alex gerekse Andre ile yaşanan sıkıntılar gibi Aykut Kocaman kaynaklı birçok faktör aktif rol oynadı. Ancak hoca bu sıkıntılı dönemlerden öyle bir başarıyla ayrıldı ki bunun sonucunda hanesinde artık '' güven '' ve '' şampiyonluk '' yazıyor. Şayet o şampiyonluk yazmasaydı da çok zor dönemde ayağa kalkan hoca ve takım 17'de 16 yaptıktan sonra ''gönlümde şampiyon olmuştur'' yazardı zaten.

Yine hocanın hakkını teslim etmemiz gereken bir konu daha var diye düşünüyorum. Birçok maçta oyuncu değişikliklerinin - ki aslında direkt Stoch tercihinin - geç kaldığını düşünüyordum. Hala da bu konuda sıkıntılar yaşandığı söylenebilir. Ancak Stochundan Guizaına, Crisinden birçok oyuncusuna kadar bu kadar geniş bir rotasyonu , yaşanan onca sıkıntıya rağmen maçlara bu kadar hazır ve motive tutmak çok zor iş. Burada aslan payı direkt hocanındır. Belirtmeden geçmek olmazdı.

Sözün özü; diyerek bir son vermek istedim ancak sözün özü Can Bartu tesislerindeki tezahüratlar olsa gerek. Umuyorum ki şuana kadar son derece isabetli gördüğüm transferlerde kısa sürede takıma uyum sağlayacak ve gelecek senede bu olumlu hava devam edecektir.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Fenerbahçeli Ses Ver !

Fenerbahçeli;

Senin camianın şampiyonluk mücadelesi verdiği şu günler; senin birlik olma, en keskin virajlardan Fenerbahçe'ye leke sürmeden ve başını hiç öne eğmeden geçerek seni her daim sevindirmeye çalışanlarının yanında olma günüdür. Gün ; ne kadar büyük bir aile olduğumuzu ispatlama, içeriden ve dışarıdan emeğimize ve kupamıza göz dikenlerin karşısında avazımızın çıktığı kadar Fenerbahçe'nin gücünü haykırma günüdür. Sen de ses ver Fenerbahçe'li. Veya sesin olanın yanında dur.Senden ricam şuradan ulaşabileceğin linki paylaşabildiğin kadar Fenerbahçe'li ile paylaş ve paylaşmasına vesile ol. Ol ki ; takımının başarısızlığı üzerinden oy hesabı yapan, emeğin üzerinden rant sağlama kaygısı taşıyanlara karşı sesimiz çıksın.

6 Mayıs 2011 Cuma

Fenerbahçe'nin Genç Yetenekleri: Okan Alkan ( Bölüm 2 )

(1. bölüm için tıklayınız.)

... 4/1 kazanılan özel maçta sonradan gösterdiği performans kendisini iki gün sonra oynanacak maçta direkt 11 oynama şansı sundu. Okan bu şansı da iyi değerlendirdi. Ve Milli Takım forması altında oynadığı başarılı performansların yanında hocalarının da referansıyla İstanbul'un yolunu tuttu. Artık Galatasaray deplasmanında doksanıncı dakikayı görebilmek onun için çok daha yakın ve inanılır bir hedefti.2007 Haziran'ı itibari ile o artık Fenerbahçe'nin futbolcusuydu...












Tff kayıtlarına göre Fenerbahçe ile ilk maçına benimde bir zamanlar formasını giydiğim Anadolu Üsküdar 1908 karşında 2008'in Mart ayında çıktı. Ve o maçta yalnızca 26 dakika süre aldı. Ancak Milli Takımın sağbeki olarak oynamaya devam eden Okan, Anadolu Üsküdar maçından 15 gün kadar sonra birkaç sene içinde Fenerbahçe taraftarının kendilerine dair büyük umutlar besleyeceği Gökay İravul ve Berk Elitez ile beraber Ukrayna maçının ilk 11'inde yer alıyor..Müsabaka 1/1 eşitlikle bitiyor. Gol ? Oynadığı tüm Milli kademelerde olduğu tabii ki Recep Berk Elitez'den...


















2007/2008 sezonu itibari ile Okan Alkan ağırlıklı olarak 90'lı oyuncuların şans bulduğu DSGL liginde kısıtlı sayıda müsabaka deneyimi kazanması rağmen U15 Milli Takımı ile başlayan Milli Takım serüvenini bir üst yaş grubuna, yani U16 Milli Takımına taşımayı başardı. Ancak 2008/2009 sezonda göstermesi gereken daha çok şey vardı. Zira birkaç sezon birlikte oynayıp, kademeleri birlikte atlayacağı bir genç takım kurulmuştu. Okan Alkan, Gökay İravul, Hasan Erbey ve Berk Elitez'in yer aldığı takım sezona 6/1 Düzcespor galibiyeti ile başladı. 6 gün sonra Okan yine Milli Görev için Milli Takım ile beraber sahadaydı. Ancak gerek Milli Takım'ın altyapısındaki belirsiz ortam, gerek onun yeteneği çok kısa sürede onu U17 takımına taşımıştı. ''Milli Takımdaki belirsiz ortamda etkili oldu'' diyorum çünkü Tff kayıtlarından
ulaşabileceğiniz üzere 2008/2009 Avrupa Şampiyonları elemeleri süresince U16 Milli Takımından birçok yetenekli oyuncu üst yaş grubunda şans bulamadı. Ayrıca kadro istikrarı, yani çekirdek Milli Takım
kadrosu oluşmadı. Okan ise böyle bir ortamda şanslı çıkan oyunculardandı. 2/0 kazanılan Malta maçında oyuna 41. dk da dahil oldu. 3 gün sonra oynanan ve 3/3 biten Rusya maçında ise 90 dakika sahadaydı.



































Milli mesainin ardından Dereağzı tesislerine dönen Okan Alkan istikrarlı yükselişine devam ediyordu. Ve Okan adına beklenen an gelmişti. 2008 takvimini çöpe atmamıza 3 gün kala Okan Alkan Gebzespor deplasmanında Fenerbahçe formasını 13. kez giyip sahaya çıkıyor ve resmi müsabakalarda ilk golünü atıyordu. Gebzespor maçı dahil olmak üzere 18 maçlık periyotta Fenerbahçe inişli çıkışlı bir grafik çiziyordu. Ancak Okan Alkan bu süreçte U17 Milli Takımına özel maçlarda katkı vermeye devam ediyordu. 5 maçlık özel turnuvalarda Millilik sayısını arttıran Okan Gökhan Töre ve Engin Bekdemir'in sık sık rotasyon kurbanı olduğu bir ortamda Avrupa Şampiyonaları için sahada olmaya devam ediyordu. 2009 Nisan'ı geldiğinde Milli mesaiden fırsat bulup klup takımıyla iki müsabakaya çıktıktan sonra Avrupa Şampiyonası finallerine gidiyor yedekten oyuna girdiği ilk Almanya maçından sonraki iki müsabakada ( Hollanda ve İngiltere) sahaya yine 11 çıkıyordu. Turnuva Milli Takım için pek parlak geçmese de Okan basamakları hızla tırmanmaya devam ediyordu. 3 senede hayatı tam anlamıyla değişmişti. Artık hayalini kurduğu formaların altında mücadele ediyor daha büyük hedeflere ulaşmaya yaklaşmanın heyecanını yaşıyordu.
























2009/2010 sezonu Okan'ın kariyerinin belki de en önemli sezonudur. Gerek Fenerbahçe gerek Milli Takımda istikrarlı bir şekilde görev alan Okan 09/10 sezonunda A2 takımında forma giyecektir. Ancak bu sezonun başında bu detaydan çok daha önemli bir olay yaşanmıştır. Fenerbahçe Karşıyaka'nın başarılı sağ bek oyuncusu Rıdvan Şimşek'i transfer edip sağ bek rotasyonunu derinleştirmek ve geleceğini garanti altına almayı düşünmektedir. Tam bu noktada Şenol Çorlu alt takımlardan, 91 doğumlu Rıdvan'dan bir yaş küçük bir gencin gümbür gümbür geldiği bilgisini verir. Bir anlamda Okan'a yapabileceği en büyük güzelliği yapıp hem önünü açar hem de dikkatleri üstüne çeker. Nitekim Fenerbahçe'nin Rıdvan transferinden vazgeçmesi sonucunca Beşiktaş genç oyuncuyu kadrosuna katar. Artık sahne Okan'ındır. Hayallerine ulaşmak için yapması gereken tek şey çok çalışıp üst yapının dikkatini çekmeye çalışmaktır. Nitekim Okan sezonun ilk maçında gerekli mesajları vermeye başlamış, kanadını son derece etkili kullandığı müsabakayı bir asistle tamamlamıştır. Milli mesai arasından sonra oynadığı dört müsabakada da artık kendine çok güvenen ve yere sağlam basan bir Okan vardır. Benim kendisi ile tanışıklığımda aşağı yukarı bu zamana rastlar. Ve kendisi tüm bu olumlu referanslar ve performansı neticesinde unutamayacağı bir turnuvaya gider: FİFA U17 Dünya Kupası.Bu süreçte gruptan çıkmayı garantilediğimiz Yeni Zelanda maçı harici tüm maçlarda 11'de forma giydi Okan. 50 dakikasını 10 kişi oynadığımız 2. tur maçında Birleşik Arap Emirlikleri karşısında da 11'deydi. 2/0 kazanılan maç sonrasında Türkiye'nin tarafından finale çıkmak eşleşmelerin diğer tarafına göre daha kolay gözüküyordu. Ancak bir engel vardı. O da etkili oyunu ile dikkatleri üzerine çeken Kolombiya idi. 20. dk da öne geçtiğimiz müsabakanın 90. dk sında yediğimiz gol aslında maçın sonucunun önceden habercisi idi. Okan o gün Milli Takımlar forması altındaki ilk golüne önce uzatmalara sonra da penaltılara giden müsabakalarda imza atmasına karşın Türkiye bu fantastik maçta Kolombiya'ya penaltılar sonucunda elenerek yurda döndü.

Türkiye kupaya hüzünlü bir şekilde veda etmişti. Ancak oynanan oyun ve bu yaş grubundaki oyuncular heyecan vericiydi. Orhan Gülle, Engin Bekdemir, Muhammet Demir ve tabii ki Okan Alkan. Milli oyuncular yurda dönmeden isimleri basında daha sık yer almaya başlamıştı ki içlerinde benim açımdan en çarpıcı olanı '' Gökhan Gönül'ün Mardinli veliahtı '' başlıklı haberdi. Ve nihayetinde önce U18 , sonrasında ise U19 Milli Takımına yükselen ve gerek Milli Takım gerekse A2 takımda etkili performanslarına devam eden Okan A takıma yükseliyor, Antalya kampına katılıyordu. Yanında ise seneler önce Mardin'den kalkıp Milli Takım kampına gittiğinde karşılaştığı ve o günden beri çok samimi bir dostluğu olan Gökay İravul vardı.















A Takım performansı herkes tarafından biliniyor Okan'ın. Ben geçmişinden ve basamakları nasıl tırmandığından bahsetmek; 5 senede hayatının nasıl değiştiğine dikkat çekmek istedim. Okan'ın bu kademelerdeki performanslarını da çok önceden ( A Takıma çıkmadan ) buralara not düştüm, hatta kendi çapımda büyük çaplı isteklerde bulundum. Dönemin hocası Daum pek oralı olmasa da Okan ve diğerleri Aykut Kocaman ile gerçek manada şans bulmaya ve kendilerini göstermeye başladılar. Ancak ben Okan Alkan hikayesine son vermeden önce birkaç ufak detayda eklemek istiyorum. Fenerbahçe altyapısında izlediğim oyuncular arasında yetenek bakımından benim en çok etkilendiğim oyuncuların başında geliyor Okan Alkan. Hızlı, seri, teknik ve hırslı bir sağ bek oyuncusu. Ben kendisini Dani Alves'e benzetiyorum. Yalnız bu benzetmenin teknik yanları olduğu kadar mental yanları da var. Hırsından ve basamakları çok hızlı tırmanmasından sebep mağlubiyetlerde ya da olumsuz durumlarda kontrolünü kaybedebiliyor Okan. Basamakları sindire sindire tırmanmamasına sebep olan tek bir faktör var; o da kuşkusuz yeteneği. Ancak bazen hem yeteneğinden hem de bahsettiğimiz diğer sebeplerden dolayı kontrolden çıkabiliyor Okan. Bu da hem diline hem oyununa çok çabuk şekilde yansıyor. Öncelikli olarak bu yanlışlardan kurtulması gerekiyor.. Son dönemde gereksiz bir mevki polemiğine girip kesik yediğini riqfutbol.com ve çeşitli kanallardan duysak ve yine ek olarak başka sıkıntıları da işitsekte doğru bir rehabilitasyon süreci sonrasında Okan'ı yazın bir yerlere... Oynayamayacağını söylediği sağ ya da sol önde de oynar başka yerde de. Yeter ki hayallerinin kıymetini bilsin...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Fenerbahçe-Tavşanlı Linyitspor Maçının Ardından

Böylesine güzel bir havada Dereağzı Lefter Küçükandonyadis tesislerinde müsabaka olup gitmemek? Yerden şut üstten aut blogunun tarzı olan hareketler değil tabi. Nitekim ne geç kaldım ne de tribünde yer bulamayıp tellerin arkasından izlemek zorunda kaldım maçı. Zemin, hava, takım; kısaca herşey güzeldi. İki senedir takip ettiğim organizasyondan ilk defa bu kadar tat aldım diyebilirim.

Maç mahalle maçı edasında başladı desek yanlış olmaz sanırım. İlk 15 dakika geçildiğinde skor çoktan '' üst '' olmuştu. Ki çok ta önemli bir detay olduğu söylenemez zaten. Zira bizim bu müsabakaları takip etmemizin sebebi hem sistem hem oyuncu kalitesi açısından muhteşem bir takıma sahip olmamız değil tabiki. Bilakis Fenerbahçe altyapısının en kör topal ilerleyen takımı dahi denebilir. Ancak sahada A takıma çıkan oyuncuların tamamı olunca bunların pek bir önemi kalmıyor tabi. Oyun ve fizik olarak nerelere geldiklerini gözlemlemeye çalışmakla geçiyor zaman.

Öncelikle yarın hikayesinin ikinci parçasını yazacağım Okan ile başlamak gerekiyor sanırım. Beni bu kademede en çok etkileyen oyuncu kendisidir. Seri, süratli, yetenekli. Hatta bir sağ bek oyuncusuna göre fazla yetenekli. Ancak Okan A takım idmanlarına bir seneden beri çıkıp, Alex ile, Gökhan Gönül ile aynı havayı soluyan bir oyuncu. Kazandığı ciddi deneyimin oyununa yansımaması beni hayal kırıklığına uğrattı. Fazla yeteneğinin farkında bu da başına iş açıyor. Her topla iki - üç oyuncu bağlamak istiyor, topa olan sevdasından sebep hatalı kararlar verip ; atakları başlamadan bitirebiliyor. Oysa ki iyi oyuncu kendisi oynadığı kadar yanındakileri de oynatan oyuncudur. Bence bu maçı bir kez daha izlemeli. Ve kendisinin A Takım idmanlarına çıkan, fark yaratması gereken bir oyuncu olduğunu unutmamalı.

Bu bağlamda Gökay bence Okan'ın neleri yanlış yaptığının canlı örneği. Gökay bugün Okan'ın aksine son derece basit, topu paylaşarak oynadı. Ancak çok etkiliydi. Fark yarattı. Dışarıdan izleyen bir izleyici kendisini '' A Takım adayı '' değil, '' A Takım oyuncusu '' olarak rahatça ayrıştırabildi ki altyapıdan üstyapıya çıkan oyuncularda en başta aradıklarımdan biri bir alt kategoride fark yaratmasıdır. Kullanmadığı ayağı ile attığı iki tane ters top ve top kendisine gelirken baskı altında olduğunu bildiği için kontrolünü aynı zamanda rakibi ekarte etmekte kullanması Gökay İravul'da gördüğüm olumlu değişikliklerden. Ve en güzeli, sahada anlamsız yere kendisine tepki gösterilen tepkiye yanıt vermek zorunda kalsa da o verdiği tepki dahi iyi bir futbolcu kadar iyi bir insan da kazandığımız canlı örneğiydi. Ben Fenerbahçe taraftarı bir futbolsever olarak Arda Turan'ı nasıl seviyorsam Gökay İravul'da Arda gibi sevilecek bir oyuncu olacaktır. Hatta Arda Turan'ı sevmeyenler için Ergün Penbe dahi diyebiliriz.

Recep Berk Elitez vücut çalışmaktan çıkan kanatlarının etkisi ile uçacak gibi olsa da futbol anlamında ben üstüne koyduğu herhangi birşeyi tespit edememiştim bugüne kadar. Bugünde tablo değişmedi. Hızlı, aya kafa atacak kadar hava toplarında baskın ancak hala dar alanda birebir kaldığında gösterecek bir numarası yok gibi. Ancak mevcut özellikleride lazım olabilir, tabi üstüne biraz daha sezgi koymak şartıyla.

Hasan Erbey ise benim bugün sahada en çok beğendiğim oyunculardan biriydi. Yalnız, nasıl Aykut Kocaman'a olumsuz gördüğümüz bir konuda eleştiri getiriyorsak Hasan Erbey'i ön liberoda kullanılmasına vesile olmasından dolayı tebrik etmeliyiz. Hasan ayağı yere sağlam basan ve hava toplarında etkili bir stoperdi. Bu sebeple Beşiktaş derbisinde onu ön liberoda gördüğümüzde Aykut Kocaman'ın isteği doğrultusunda bu mevkide oynatıldığını öğrenene kadar bir şaşkınlık yaşamıştık. Aykut Kocaman Hasan'ı epey beğeniyor ve farklı özelliklerde yüklemek istiyor ki Hasan bu rolü oldukça iyi oynadı bugün. Hatta stoper performanslarından daha fazlasını verdi denilebilir.

Fenerbahçe A2 takımında olmasını anlayamadığım oyuncuların başında sol bek Devrimcan geliyordu. Ancak Hasan'ın ön liberoya geçmesinden sebep stoper olan Devrim'i ben çok iyi buldum. Sol bek olmasından dolayı ayağı herhangi bir stopere göre oldukça iyi. Bunun yanında agresif yapısı ile göbekte epey iş yapıyor. Tabi biraz daha izlemek gerekiyor ama eski performansları bugün verdiğinin yanından bile geçemez desek yanlış olmaz.

Gözümüz A Takım oyuncularının üstündeydi ancak sağ bek Ömer Kandemir'in maç boyunca yaptığı bindirmeler dikkat çekiciydi. Keza Beykan attığı golde seri çalımlarla iki üç kişiyi çok dar mesafede bağlayarak yaş handikapına rağmen neden bu takımda olduğunu gösterdi. Henüz 16 yaşında olduğunu göz önünde bulundurarak gelişimine umut bağlamak yanlış bir hareket olmaz sanırım.


30 Nisan 2011 Cumartesi

Fenerbahçe'nin Genç Yetenekleri: Okan Alkan ( Bölüm 1 )

Okan Alkan...

A Takım forması altında aldığı kısıtlı sürelerde Fenerbahçe taraftarında iz bırakmayı beceren safkan bir kanat oyuncusu. Son zamanlarda formadan uzak olsa da Fenerbahçe'nin geleceğinde belkide en kilit oyunculardan birisi olacak bir yıldız adayı. Çok önceden sözünü verdiğim üzere; işte Okan Alkan hikayesi...
















1 Ekim 1992... Alkan ailesinin yedi çocuğundan biri olarak Mardin'de Dünya'ya geldi. Bu topraklarda doğan birisi için gelecek adına oluşturabilecek en iyi senaryo belki İstanbul'da bir üniversite kazanıp hayatını kurtarmak, belki emlakçı olan babasının işlerini devam ettirerek hayata tutunmaya çalışmak... Ancak Okan Alkan herhangi birisinden çok daha fazlasına sahip. Neye mi? Tabiki yeteneğe. Fazla yeteneğe...

Fenerbahçe'li bir ailenin, doğuştan Fenerbahçe'li çocuğu olarak 12 yaşında Mardin'de bulunan Fenerbahçe futbol okulunda başladı futbola Okan. Ne kadar iyi olursanız olun Mardin'den İstanbul'a; gönül verdiğiniz klube gelme ihtimaline inanmak dahi biraz zordur. En fazla doksana giden bir şutunuz sonrasında ''Pierre Vaaan Hooijdooonkk'' diye bağırırsınız. Ya da uyku tutmayan bir gecede kendinizi bir Fenerbahçeli futbolcu yerine koyarsınız. 90. dakikada Galatasaray deplasmanında şampiyon yaparsınız takımınızı. Onun içinde en fazlası buydu. Hayalleri vardı, doğruluğunu sınayacak yaşta olmadığı zamanlarda kurduğu hayalleri... Ancak karşısına çıkan birileri ona dilediği hayali kurmayı öğretecekti elbet.

Bir sene Fenerbahçe Futbol Okulunda oynadıktan sonra şehrin sıradan takımlarından birinde filiz lisansı çıktı Okan'ın. Çok geçmeden şehrin takımına; Mardinspor'a geçti Okan. İki sene önce seçmelerini kazandığı Fenerbahçe Futbol Okuluna gitmek için yapması gereken masrafları babasına nasıl izah edeceğini gerektiğini düşünürken iki sene içinde şehrinin takımında şehrini temsil etme fırsatı yakalamıştı. Belkide hayatının dönüm noktalarından birine gelmişti.Çünkü artık onu Milli Takım vitrinine çıkartabilecek bir takımdaydı. Belki de Milli Takım forması altında müthiş performanslar gösterecek ve iki sene evvel parasal sıkıntılar yüzünden gidememe korkusu yaşadığı futbol okulunun bağlı olduğu camiaya gelecekti.




















Okan altyapıda oynadığı maçlarda son derece başarılı bir grafik çiziyordu. Bu, o dönemin teknik direktörü Feyyaz Uçar'ın gözünden kaçmadı. Onu A Takım kampına dahil etti. Ancak profesyonel sözleşmesi olmadığı için oynanacak müsabakanın kadrosuna girememişti. Ancak iki sene içinde şehrin A takımının kampına dahil edilebilecek bir performans sergilemek dahi yeterince sıradışı idi Okan için. Ama onun yürüyüşü daha yeni başlamıştı.Çünkü onun yetenekleri farkeden Milli Takım yetkilileri onu U-15 Milli Takımına çağırmışlardı.

Milli Takım kampına geldiğinde Denizli'den gelen turuncu kafalı bir çocuk ile karşılaştığında muhtemelen onun kendisinin en yakın arkadaşlarından birisi olacağını ve tüm hayallerini beraber gerçekleştireceğini bilmiyordu. Nihayet, 2007 Nisan'ının 17'sinde 40. dakikada oyuna dahil oluyordu Okan. O turuncu kafalı çocuk ise Milli olmak için 10 dakika daha bekleyecekti.

4/1 kazanılan özel maçta sonradan gösterdiği performans kendisini iki gün sonra oynanacak maçta direkt 11 oynama şansı sundu. Okan bu şansı da iyi değerlendirdi. Ve Milli Takım forması altında oynadığı başarılı performansların yanında hocalarının da referansıyla İstanbul'un yolunu tuttu. Artık Galatasaray deplasmanında doksanıncı dakikayı görebilmek onun için çok daha yakın ve inanılır bir hedefti.2007 Haziran'ı itibari ile o artık Fenerbahçe'nin futbolcusuydu...


Devamı gelecek...















25 Nisan 2011 Pazartesi

Bucaspor-Fenerbahçe Maçının Ardından

Son şampiyonluğun geldiği şehir, karnaval havası, tıklım tıklım tribünler...Bucaspor açısından formalite maçı olacağını düşünüyordum bu maçın. Büyük eksiklikler vardı ki daha önemlisi ligden düşmeme umudu taşıyan bir tane oyuncusu kaldığını düşünmüyordum. Ancak sahaya çıkıp neredeyse şampiyonu belirleyeceklerdi. Gönül böyle takımların ligde kalmasını istiyor ama yetkili merci gönlümüz değil, kendilerinin performansı. Futbolcu fabrikası olan Buca umarım tekrar Süper Lig'e döner ve daha istikrarlı bir yapı ile ( gerek yönetim, gerek TD ) altyapısından gelen pırıl pırıl gençleri kullanarak kalıcı olmayı başarır.

Stoch'un daha etkili kullanılması gerektiğini savunan birisi olarak maça Stoch ile başlanmamasını yadırgamadım. Zira burada sürekli olarak kimi oyuncuların yedek klubesinden gelerek hamle üstünlüğü verdiğinden bahsediyorum. Semih bu kategorideki oyuncuların kralı, Stoch'ta ''Semih etkisi'' yapmaya çok yakın. Şampiyonluk kazanıldığı taktirde 30 sene sonra dahi adı hatırlanacak oyunculardan olacak. Yalnız burada iki oyuncu arasında şöyle bir fark var; Semih hiçbir zaman 11 oyuncusu olacak fiziksel özellliklere sahip olmadı. Ayrıca oyun karakteri itibari ile baskı kuran takımın yıprattığı takıma karşı gol silahı olarak oynaması onun performansını %100 arttırıyor. Kapalı ve sert başlayan savunmalara karşı baskı yapacak, stoperlerle boğuşacak bir yapısı yok. Yapsa da Niang'a göre çok etkisiz olduğu ortada. Stoch ise tam tersi, ister maça başla istersen sonradan oyuna al. Sonradan gelip katkı vermek zordur, rakip fizik olarak senden daha kötü durumdadır ancak psikolojik olarak daha iyidir, daha konsantredir oyuna. Kendisini gerek fiziksel gerek zihinsel açıdan hazır tutan Stoch bu bakımdan çok kıymetli katkılarda bulunuyor. Tebrik etmek gerekiyor kendisini.

Maçın uzun uzadıya yazılacak bir tarafı yok. Daha doğrusu bu maç için taktik yazı yazmak maçın ''özel''lliğine ters. Şampiyonluk yolunda gidiyorsun, küme düşmeme ihtimali düşme ihtimalinden beş misli fazla bir takım seni yere seriyor. Sonra enfes bir şut çıkıyor Emre'nin ayağından. Ama bir türlü oyun hakimiyetini eline alamıyorsun, dolayısı ile skor hakimiyetini iki farklı rakibine veriyorsun. Sonra hala '' acemi '' bir stoper olan Ediz saçma sapan bir penaltıya sebebiyet veriyor. Alex 1,70 boyuyla yine üç tane stoper arasından enfes bir kafa vuruşu yapıyor. Ve kıyamet alameti: Daniel Guiza enfes bir gol ile seni öne geçiriyor. Bundan Alex ve Guiza'nın ana karakterler olduğu güzel bir hikaye olur ama sezon sonunu beklemek gerekiyor. Tarih kazananları yazar...

Her maç sonrası Aykut Kocaman'a bir paragraf ayırdığım için bu seferlikte hakkında iki kelam etmem gerekiyor. Maça çıkan 11 anlaşılabilir bir 11. Caner verilen görevi yapmaya çalışan, sol önde oynadığında gerçek performansına yaklaşan bir oyuncu ki oyunun karakterini analiz etme safhasında oyunu tutmak ve önde baskı kurmak adına tartışmaya çok açık bir tercih değil bana kalırsa. Ancak bana kalırsa Stoch'u oyuna sokmakta yine geç kalındı. Galatasaray ve Gaziantep maçlarında da aynı hata yapılmıştı, bu sefer bedelinin çok ağır olacağını düşünüyordum ki Stoch kısa sürede çok fazla fark yarattı yine. Kazanan haklıdır. Guiza oyuna girerken maçın en kötü, hatta rezalet ismi Semih'in sahada kalması ise belkide sezonun hareketidir. Zira Semih'i kenara aldığın andan itibaren yenilecek bir golde yapabileceğin forveti ikileme hamlen kalmazdı. O Semih enfes bir top atınca sahada kalması seni hamlelerini de taçlandırıyor tabi. Sonrasında Özer-Semih değişikliğinin altına da imzamı atarım.

Fenerbahçe bana kalırsa böyle kritik bir haftada oynamaması gereken bir oyun ortaya koydu ama şans melekleri Guiza'nın geçen sezon Bursaspor maçında döktüğü gözyaşlarını hatırlamış olacak ki onunla beraber tekrar sahaya girdiler. Psikolojik olarak ağır bir darbedir bu rakibe, şimdi mikrofonlarımız Trabzon'da, Avni Aker'de. Gözler Fenerbahçe'ye karşı sahada ölmeye çıkan Gaziantepspor futbol takımı futbolcularında....

17 Nisan 2011 Pazar

Teşekkürler




















Bu kupada emeği geçen herkese milyonlarca teşekkürler. Benim adıma futboldan sonra en anlamlı kupa geldi, darısı futbola işallah..




Fenerbahçe-Gaziantepspor Maçının Ardından

Öncelikle sahada tüm eforunu sarfeden Gaziantepspor takımı oyuncularını tebrik ederek söze başlamak gerek. Daha önce Fenerbahçe karşısında sahaya '' ölmeye '' çıkan Gençlerbirliği oyuncuları gibi varlarını yoklarını gol yememek adına harcadılar. Bir futbol takımının verebileceği mücadeleyi sonuna kadar verdikleri dakikada '' şansın hakedenin yanında olduğunu '' birkez daha ispatlanmasına ortam sağladılar. Bu bağlamda kendilerini kutlamak ve teşekkür etmek gerek. Tabi aynı performansı Trabzonspor karşısında da beklemek hakkımız. Keza olası bir mağlubiyet golünden sonra suratlarında aynı ifadelerin belirip belirmeyeceğine özellikle dikkat edeceğim. Onlarda 3. lük için oynuyorlar tabi, üzülmeleri;böyle kahramanca mücadele etmeleri yadırganmamalı.

Maçta tek tek irdelenmesi gereken çok konu var aslında. Aykut Kocaman'ın Stoch'u yanında oturup hem hamle üstünlüğünü eline alması hem de kazanan kadroyu bozmaması ne kadar doğruysa Stoch'u ısrarla son düzlükte oyuna sürmesi bence hata. Maç 55. dk dan sonra Stoch'u çağırmaya başlamıştı çünkü.Maçta olanlar tribünlerin Dia baskısından söz ediyorlar, Fenerbahçe tribünlerinin en sevmediğim huyudur bu da. Tabir-i caizse sahada tecavüz edilen Guiza'nın gözyaşlarının 3/2'e getirdiği maç ve kaçan şampiyonluk... Tabi bir sıra arkamda her maç '' Özer'i oynatsana laaynn'' şeklinde bağıran adamın Özer oynadığında Daum'dan Özer'e herkesi sıradan geçirmesi. Beğenmesek te bu da Fenerbahçe taraftarının hastalığı işte, birşey yapılamıyor. Yalnız bunun yenilmesi adına Aykut Kocaman büyük şans, zira kendisine inanan taraftar sayısı inanmayanlardan çok daha fazla. Dün oynanan futbol bir tarafa, ligin ikinci yarısında ligi domine eden Fenerbahçe'nin oyun karakteri Aykut Kocaman'ın insani karakterinden izler taşıması sebebiyle bu da doğrudur ve kabul edilebilir ama yine de özellikle Stoch konusunda dikkat çekmek gerekiyor diye düşünüyorum. Galatasaray maçında da 60. dk civarı Stoch girmeli diyorduk ki girdikten sonra dün oynanan maç kadar görünen etkisi olmasa da bence daha direkt etkisi vardı galibiyete. Küstürmemek ve daha doğru zamanlarda daha çok kullanmak gerek Stoch'u. Yanlış diziliş, oyuncu tercihleri, saha içi planlama ve oyuncu değişiklikleri ile Bursaspor'da maçında bıraktığımız üç puanın sebepleri üzerinde durulmalı ve son maçlarda tekrarlanmamalı bence.

Sahada sanki savunma prensipleri çalışan bir grup ile onu delmeye çalışan ikinci grubun müsabakasını izliyor hissi oluşmasısebebiyle teknik-taktik bir detay yazmak gereksiz gibi. Pek kıymetli Hüseyin Bey üzerine yazmaya başlarsak ise çarşaf çarşaf yazmamız gerekeceğinden susmak en iyisi. Veremediği penaltılardan sonra suratında oluşan '' hapı yuttum '' havası sebebiyle sadece Fenerbahçe lehine bir hata yapmamasını istedim maçı izlerken ama Lugano'yu atmayarak tüy dikti. Şimdi değerli Türk basını da bir hafta boyunca Lugano'nun hareketini konuşur, Antep'in Trabzon karşısında nasıl oynayacağının yaratacağı merak ya da verilmeyen penaltılar unutulur. Ne yapalım, bu ülkede böyle işte.

Gözler Bursaspor'un sergileyeceği onurlu mücadelede artık...Ben o kadar umutsuz değilim açıkçası.


Real Madrid-Barcelona #1














Mourinho ilk maçta şapkasını içinden tavşanı çıkartamadan takmak zorunda kalınca bu maç adına beklentim epey artmıştı. Onun canını çok acıtacağını tahmin ettiğim bir yara almıştı ki, o 5/0lık mağlubiyetten sonra dahi meydan okumaya devam etmekten geri kalmadı. Ben Real Madrid forması taşıyan oyunculara ''Barcelona'yı yenecek'' düzende oynatma şeklinin taraftarlar tarafından hoş karşılanmayacağını düşünüyordum ki bugün gördüğüm kadarıyla onlar beraberlikte dahi şampiyon olmuşçasına sevinecek hale gelmişler. Eh , kolay değil tabi.




















İlk yarı '' Fenerbahçe - Galatasaray maçı derbi ise şu maç nedir?'' diyenleri utandıracak derecede sıkıcı idi desem yanlış olur mu bilmiyorum ancak en azından benim açımdan öyleydi. Ronaldo'nun yay üzerinde Valdes'i içeri sokmak üzere salladığı ayak topa isabet etseydi oyun daha renklenebilirdi ancak o da olmayınca akıllarda Messi'nin aşırtamadığı top ve Villa'nın penaltısı kaldı. Rıdvan Dilmen ve Ercan Taner pozisyonu penaltı olarak yorumlasalarda bu pozisyon bence yoruma açık bir pozisyon. Hakem bence de Real'i özellikle Pepe'ye kart vermeyerek epey gözetti ancak bu pozisyonda hem açısı hem pozisyonun gelişimi açısından ben birşey diyemiyorum. Ayrıca Villa'nın sağ bacağının çok erken kırılması, yani müdahale olmadan düşmeye hazırlanması gözüme çarpmıştı izlerken ki bu fotoğrafta düşüncemi destekler nitelikte.Casillas şayet elini Villa'nın ayağına takmış olsaydı Villa dizini kırarak değil yüzüstü düşerdi yere. Bu demek değil ki pozisyon kesinlikle penaltı değil. Hayır sadece yoruma açık bir pozisyon bence, hepsi bu.





















Ama bu pozisyonun yorumu yok tabi. Direkt penaltı ve kırmızı kart kararı doğru olsa da sürekli aklımı kurcalayan ve twitterda Riqquelme'nin de yazdığı bir hususun üzerinde durmadan edemeyeceğim. Penaltı demek zaten büyük bir gol şansı demek, penaltı vererek rakibi cezalandırıp bir de kırmızı kart vererek cezalandırarak toplamda hanesine iki ceza puanı yazmak bence doğru değil. Bu gözden geçirilmeli diye düşünüyorum.




















Yarın yazacağım Antep maçı yazısından önce gelen bu yazıdan sonra sonuçlara çok fazla bağımlı yorum yaptığım düşünülebilir ancak bence Mourinho'nun Mesut tercihi son derece doğru bir karar olmuş. Sert, dirençli, fiziksel açıdan üstün bir takım ile ayakta durup olursa hızlı toplarla sonuca gitmeyi; olmazsa da 60'lardan sonra Mesut ile galip gelmeyi düşünmüş ki bence bu çok doğru olmuş. Kimi oyuncular vardır, klubende oturması sana hamle üstünlüğü verir. ( Stoch ve Semih'te en yakın örneklerdir hatta.. ) Öyle oyuncularda vardır ki onlar futbol sanatçısıdır. Totale vurduğunda bir Messi ya da Ronaldo'nun altında kalabilirler ama izlerken daha bir keyif alırsınız. Mesut'ta onlardan benim gözümde. Ve Mesut gibi oyuncuyu oyunun başından beri alan parselizasyonunda kullandıktan sonra skor yönünden yararlanmak zor gibi geliyor bana. Elbet olabilir, elbette Mesut bunu verecek hem fiziksel hem de teknik kapasiteye sahip. Ama bu maçtaki kadar alenen olmaz işte. Muhteşem resimler çizen bir ressamın beyninden fırçasına dökülendir sanatı. Sen şayet ona ''Benim resmimi çiz'' dersen o çizer, yine güzel de çizer de kafasındaki bu mudur, sanatı bu mudur orası tartışılır. Ama bence değildir işte.














Maçta eğlenceli dakikalar da oldu tabi. Ancak ben Pepe'nin Messi'ye yaptığı '' delirdin mi? '' hareketi kadar anlamlısını görmedim. Pepe'de müthiş oyunun taçlandırmış oldu böylelikle.




























Bu pozisyonda bana penaltı değil gibi geldi ancak El Classico'dan önce Fenerbahçe-Antep maçını izlemiş olmamızdan sebep hakemi tartışacak psikolojide değilim gibi sanki.























Maçtan önce Barcelona hayranlığım ve futbola olan ilgimden sebep sonuç soranlara Valdes'in '' Real bizi en son yendiğinde Tv'ler siyah beyazdı galiba?'' tarzı rakibi ekstra motive edecek açıklamalardan dolayı ilk maç kadar kolay olmayacağını, bu maça ne bahis ne de yorum yapılmaması gerektiğini söylemiştim. Real'i ayakta tutan psikolojik faktörler bence bu sefer Barcelona'yı ateşler ve kupa maçında açık bir tarife olur. Şartlarda değişme olursa buradan paylaşırız yine fikrimizi...

16 Nisan 2011 Cumartesi

El Classico Öncesi Isınma Hareketleri #3

Bu linkte görebileceğiniz üzere Sport kadroları bu şekilde vermiş.




Barcelona bu dizilişle çıkarsa ilk maçtaki kadar ağır favori değil bence. Guardiola '' rakip ilk maça göre daha iyi durumda ancak kazanacağız'' demiş. Az kaldı zaten şunun şurasında.


Related Posts with Thumbnails